1. HABERLER

  2. GÜNDEM

  3. Halis Hoca'nın son ceza aldığı dosyada yaptığı savunma
Halis Hoca'nın son ceza aldığı dosyada yaptığı savunma

Halis Hoca'nın son ceza aldığı dosyada yaptığı savunma

Halis Hoca, geçtiğimiz 8 Şubat Pazartesi günü üçüncü 12,5 yıl hapis cezasını aldığı dosya kapsamında karar öncesi son savunmasını yaptı. Bu savunma sonrası Halis Hoca 12,5 yıl hapis cezası aldı ve toplam cezası 37,5 yıla çıktı.

A+A-

Bakırköy 16. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı'nın karar öncesi Halis Hoca'ya yönelerek "Son olarak söylemek istediğin bir şey var mıdır?" sorusu yöneltti. Bunun üzerine Halis Hoca, herkesin gözleri önünde hukukun katledildiği yargılamalardaki hukuksuzluklara işaret ettiği son savunmasını yaptı. İşte Halis Hoca'nın 8 Şubat günü, cezasının 37,5 sene çıkmasına neden olan yargılamadaki son savunması;

Halis Bayancuk Hoca: "Daha önce savunma yapmıştım, fakat sorunuz üzerine son olarak şunları söyleyeceğim;

2008 yılından bu yana yaklaşık on üç yıldır yargılamalar devam ediyor. Gelinen süreçte sistemin, bugüne kadar neyi yargıladığına karar vermesi gerekir. Sistem bizi mi yargılıyor, cemaat yapımızı mı yargılıyor yoksa inancımızı ve düşüncelerimizi mi yargılıyor? Neyi yargılıyor?

Diyorsunuz ki: “Siz, falanca örgüte bağlısınız ve o örgütün Türkiye’deki temsilcilerisiniz.” Buna dair, hazırladığınız iddianame de dâhil olmak üzere ne Bakırköy 11. Ağır Cezada ne İstanbul 13. Ağır Cezada açılan iki ayrı davada ne Van’da ne Diyarbakır’da ne de Sakarya’da şu âna kadar somut hiçbir delil ortaya konmuş değildir. Bize şu âna kadar söylediğiniz şeyler şunlardır: “Bu topluluk oy vermiyor. Bu topluluk askerlik vazifesini yapmıyor. Bu topluluk Diyanetin camilerinde namaz kılmıyor. Bu topluluk Türkiye devletini gayrimeşru, tağuti bir sistem olarak görüyor. Bu topluluk oy vermeyi, demokrasiye katılmayı doğru bulmuyor. Bu topluluk cihadı farz görüyor.” Hatta Sakarya Mahkemesi “cihadı farz gördüğümüzü”, verdiği hükmün gerekçesinde zikrederek -Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllar da dâhil olmak üzere Türkiye tarihinde görülmemiş- yüz karası bir karara imza attı. 

Şimdi size şunu sormak istiyorum: Biz bu düşüncelere sahip olduğumuz için mi yargılanıyoruz yoksa herhangi bir örgüte üye olduğumuz için mi? Eğer bu düşüncelerimizden ötürü yargılanıyorsak, yargılanmamız gereken maddeler 314/1 veya 314/2 değil, Anayasada karşılığı olan ilgili maddeler olmalı. Şayet bizi terör örgütü kabul ediyor ve 314/1, 314/2 veya 309. Maddelerden yargılıyorsanız o zaman ortaya somut deliller koymalısınız.

Hakkımdaki yargılamaların ne kadar mantıksız olduğunu göstermek için sizin hazırladığınız dosyadan bir örnek vermek istiyorum:

Biz 2008 yılında tutuklandığımızda, Türkiye’de El-Kaide’nin kurucusu olduğunu kabul eden ve ilgili mahkemenin de bu yönde karar verdiği bir adam, hakkımızda üç parça hâlinde mektuplar yayımladı ve şunları söyledi: “Biz, hâlihazırda tutuklu bulunan ve dört gündür televizyonlarda El-Kaide oldukları söylenen bu adamlardan berîyiz. Bu kişilerin düşünceleri şu, şu, şu konularda yanlıştır. Bu kişiler kesinlikle El-Kaide değildir.” Ben de bu üç mektuba şu âna kadar altı baskı yapan 450 sayfalık bir kitapla cevap verdim. Kitap, “Güncel İtikad Meseleleri” adıyla Kültür Bakanlığından onaylanarak yayımlanmış ve toplamda yaklaşık otuz bin adet basılmıştır. Bu kitap El-Kaide yapılanmasına şer’i anlamda cevap veren ilk eserdir. Ne sayısı yüzü geçen ilahiyat fakültelerindeki binlerce akademisyen ne de devletten maaş alan sayısız din sömürücüsü bu konuyla ilgili konuşmamıştır. Tabii ki benim yazdıklarım Devletin hesabına gelecek yazılar değildir. Ben sadece şer’i açıdan yanlış gördüğüm hususları kitabımda yazdım. Daha önce defalarca, “Bir bilirkişi tayin edin. Gerçekten El-Kaide bu kişilere reddiye yazmış mıdır, onlar da 450 sayfa olarak hazırlanan ve altı baskı yapan bir kitapla cevap vermiş midir, bu konunun mahiyeti nedir?” diye araştırılması için talepte bulundum, fakat her seferinde olduğu gibi duvarlara konuşmuş oldum.

Biz, bu dosya nedeniyle gözaltındayken Wikileaks belgeleri yayımlandı. Türkiye’deki ABD’li bir diplomat, Türk polisiyle görüştüğünü -görüştüğü kişiler FETÖ’cüdür-; gözaltında olanların El-Kaide’den olmadıklarını; yaptıkları bu çalışmanın bir tedbir çalışması olduğunu; bu insanların muhtemelen bir sene kadar gözaltında tutulduktan sonra serbest bırakılacaklarını yazdı. Gerçekten de o dönem hem biz hem de El-Kaide’den gözaltına alınanlar bir sene cezaevinde kaldıktan sonra serbest bırakıldık.

Daha sonra necip(!) polisimizin, Amerikalılara birifing verdiğini ve şunları söylediğini öğrendik: “Biz bu adamları El-Kaide diye aldık, fakat bu adamlar El-Kaide değiller. Sadece radikal bazı düşünceleri var, tedbir olarak tutukladık.” Fakat bu açıklamalar kendi devletine sunduğu raporda yazmıyor, sadece Amerikalılara verilen brifingde yer alıyor. Amerikalılar da bunları belge hâline getirip Washington’a göndermişler. Bu belgeler yayımlandığında, bizler de ülkemizin çok yerli ve millî(!) polislerinin Amerikalılara verdiği brifingleri okumuş olduk.

Yargılandığım dosyada hiçbir delil yok. Dosyayı hazırlayan adamların Amerikalılara verdiği bilgiye göre bu dosya, El-Kaide dosyası bile değil. Bu dosya oluşturulduğu zaman El-Kaideciler, “Bu kişiler El-Kaide değildir.” dediler. Biz de zaten El-Kaide ismini kabul etmediğimizi ve inançlarımızı anlattığımız bir kitapla onlara cevap verdik. Ve bu kitap 2020 yılında altıncı baskısını yaparak yayımlanmaya devam ediyor. 

Bu iddianamede sözde delil olarak sadece şu ibare yazılmış: “Halis Bayancuk; Malatya’da Mehmet Ağıl, Gaziantep’te Ramazan Gökdere ve Konya’da Ubeydullah Arca isimli şahıslarla görüşmüştür. Bu da bize Türkiye çapında bir El-Kaide yapılanmasına gidildiğini gösterir.” Ancak ilginç olan şudur ki Mahkeme, bahsettiği örgütün Malatya’daki elemanı olduğunu düşündüğü Mehmet Ağıl, Antep’teki elemanı olduğunu düşündüğü Ramazan Gökdere ve Konya’daki elemanı olduğunu düşündüğü Ubeydullah Arca hakkında beraat kararı verdi. Yani Devlet, ülkede kendi kurduğu örgütü çökertmiş, fakat sıra bana geldiğinde “Bu adam örgüt üyesi olamaz, bu adam örgüt yöneticisidir.” demiştir.

İddianamenizde mevcut olan “örgütün fikirlerini yayma” meselesine de değinmek istiyorum: Bana, şu âna kadar, örgüt propagandası yapmaktan tek bir dava dahi açılmamıştır. Bunu, yargılandığım tüm mahkemelerde dile getirdim. Şayet ben bu örgütün fikirlerini yayıyor, propagandasını yapıyorsam bir konuşmamın ortaya konulup bana örgüt propagandası yapmaktan dava açılması gerekmez miydi? Ben, ikisi halka açık, diğerleri medrese öğrencilerine olmak üzere düzenli olarak haftada toplam on dört videolu ders yaptım ve bunların hepsi yayımlandı. Yüz binlerce insan bunları izledi. Yayımlanan yüzlerce videonun herhangi birinden “Bu adam El-Kaide’nin/IŞİD’in propagandasını yapıyor.” diyerek dava açmanız gerekmez miydi? 2018-2019 yılına kadar hiçbir mahkeme bunu yapmadı. 2019 yılında Sakarya Mahkemesi bana, “IŞİD propagandası yaptığın için sana ceza veriyorum, fakat hükmün açıklanmasını geri bırakıyorum.” diyerek çocukların dahi güleceği bir karara imza attı. Çünkü IŞİD propagandası yaptığım iddiası, El-Kaide’den yargılandığım ve Sakarya dosyasıyla birleşen Diyarbakır dosyasında geçmektedir. Yani ben El-Kaide’den yargılandığım bir dosyada henüz ortada olmayan IŞİD örgütünün propagandasını yapmışım!

Bu kadar saçmalığa da “tamam” dedik. Dosya İstinaf Mahkemesine gitti. İstinaf Mahkemesi “Tüm dosyalarını birleştirerek şahsın hukuki durumunu tespit edin.” diyerek bu kararı bozdu.

Dosya İstinaftan döndü. Mahkeme bu defa, “silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmek” suçlamasıyla bana ceza verdi. Hani ben IŞİD’in yöneticisiydim, hani IŞİD’in propagandasını yapıyordum? Dosya gitti geldi, “silahlı terör örgütü kurma”ya döndü. Normalde hükmün lafzı değiştiğinde delillerin de değişmesi gerekir. Ancak Mahkeme, hakkımdaki “IŞİD yöneticisi” hükmünü “silahlı terör örgütü yöneticisi” olarak değiştirmesine rağmen ortaya bununla ilgili herhangi bir delil koymadı. Eğer ortada silahlı bir örgüt var ve ben de bu örgütün yöneticisiysem örgütün silahları, bombaları ve eylem planları nerededir?

Bu sistemin temsilcileri olarak sizlerin, yukarıda zikrettiklerimi göz önünde bulundurarak, bizleri düşüncelerimiz ve inancımız nedeniyle mi yoksa El-Kaide ve IŞİD gibi örgütlere nispet ederek mi yargıladığınıza karar vermeniz gerekir. Şayet inancımızı yargılıyor ve bundan dolayı bizi suçluyorsanız bizim için sorun yok. Bu, yapmanızı beklediğimiz bir yargılama olur. Sonuçta bu sistem, İslami bir sistem değil ve biz İslami bir sistem istiyoruz. İnancımız için hapis de yatarız, canımızı da veririz. Zaten bir inancımız, bir de namusumuz için yaşıyoruz. Eğer bizi IŞİD, El-Kaide gibi örgütlerden yargılayacaksanız, o zaman bizim susup sizin savunma yapmanız gerekir. Şu ân ben sizi yargılıyorum. Size bir iddia yöneltiyor ve sizi töhmet altında bırakıyorum ve şöyle diyorum: Başta bu iddianame olmak üzere hakkımda hazırlanan hiçbir iddianamede benim El-Kaide veya IŞİD mensubu olduğuma dair tek bir somut delil ortaya koyamazsınız. Ortaya bir delil koyarsanız ben de şöyle diyeceğim: Tamam, siz delilinizi ortaya koydunuz. Benim Rabbim olan Allah da öyle buyuruyor: “Eğer doğru sözlülerdenseniz delilinizi getirin.” Siz delilinizi getirdiniz, ben de teslim oluyorum, susuyorum. Bundan sonra nasıl biliyorsanız öyle yapın. Fakat bir delil ortaya koyamayacaksanız, yazık size. Bugün Türkiye’de herhangi birine, “Bu kişiler IŞİD mensubudur” ya da “El- Kaide mensubudur” diyerek ceza verdiğinizde onu mahkûm etmekle kalmıyorsunuz. Yapıştırdığınız bu etiket, üzerinde kalıyor ve hayatının sonuna kadar, yapacağı her faaliyette karşısına çıkıyor.

İddianamenizle ilgili önemli gördüğüm bir yere daha vurgu yapmak istiyorum: Hem fezleke aşamasında hem iddianame aşamasında hem de daha sonra Mahkemenin verdiği kararın gerekçesinin ilk sayfasında, “Bu yapılanmanın ileride Türkiye için tehdit oluşturabileceği, radikal silahlı birtakım eylemlere kalkışabileceği...” gibi bir ifade geçmişti. Ben size şunu öğretmekten veya hatırlatmaktan ar ediyorum. Hukuk -hem İslami hukuk hem de bildiğimiz kadarıyla beşerî hukuk- somut şeyler üzerinden yargılama yapar. Yani “İleride şu şöyle olabilir, ileride bu böyle olabilir, şuna evrilebilir...” denilerek yargılama yapılmaz. Yasalarınıza göre böyle bir yargılama olamaz, fakat hâkimin, “Bu düşünceler, ileride suç unsuru teşkil edecek bir duruma dönüşebilir.” kanaatine göre ilerleyelim. 2008 ile 2021 yılları arasında geçen on üç yıl boyunca bu düşünceyi destekleyecek bir tane çakı, kurusıkı, eylem planı, belge veya silah ele geçirilmemiştir. O hâlde ben, bir hukuk adamının, “Bu adam benim düşünceme, hayalime göre, günün birinde bu düşünceleriyle silahlı bir örgüt kurabilir ve Türkiye’nin anayasal düzeni için tehlike oluşturabilir.” gibi fantezilerinden ötürü ömrümü cezaevinde mi geçireceğim? Bu sizin düşüncenizdir. Benim de şöyle bir düşüncem var: “Allah’ın hükümlerinden, Allah’ın şeriatından yüz çevirmiş olan bu sistem bir gün kendi halkının başına balyoz gibi çökebilir.” O zaman sisteminizi lağv mı edeceksiniz? Böyle bir ülkede yaşanmaz. Böyle bir ülkede hiç kimse nefes alamaz, zaten alamıyor da şu ânda.

Bu sizin için bir şey ifade eder mi bilmiyorum, ama azınlık bir grup dışında Türkiye’de hiç kimse adalet sisteminden memnun değil. Cumhurbaşkanı adalet sisteminden memnun değil, sürekli “Reform yapacağız.” diyor. Adalet Bakanı sistemden memnun değil. Türkiye’de adalet sisteminden memnun olan sadece iki kişi var: Biri Doğu Perinçek, diğeri de Devlet Bahçeli. Geçtiğimiz yıl Aydınlık gazetesinde Doğu Perinçek’in şunları söylediğini gördüm: “Türkiye’de Hıyanet-i Vataniye kanunu tekrardan işletilmelidir.” Hıyanet-i Vataniye Kanunu, Devrim Dönemi’nde çıkarılmış bir kanundur. Devleti eleştirenlerin idam edilebileceğini, hapsedilebileceğini, sürgün edilebileceğini içeren bir kanundur. Bu kafa yapısına sahip bir adam, “Türkiye’de yargı altın çağını yaşıyor.” diyor. Bu ikisinin dışında ülkenin Cumhurbaşkanından, bakanlardan siyasetçilere; muhalefet partilerinden halka kadar insanların Yargıya en az güvendikleri dönem, bu dönemdir. Hiç kimse Yargıdan memnun değildir. Peki, bunun sebebi nedir? Bunun sebebi, yargıçların, önlerindeki maddelerle, somut birtakım verilerle veya insanlara sorup, dinleyerek aldıkları cevaplarla hareket ederek değil; bazı kurgular ve yüz yıllardır bu topraklarda olan ön yargılarla hükmetmeleridir.

Daha önce söylediğim bir şeyi tekrar söylüyorum: Sizin bu mahkemeniz, basit bir mahkemedir. Saat 17.00 olduğunda hepiniz dağılıp evinize gideceksiniz ve vereceğiniz ceza da günün birinde bitecektir. Siz de fanisiniz, vereceğiniz ceza da. Fakat âlemlerin Rabbi olan Allah, Kıyamet Günü’nde bir mahkeme kuracak ve herkesi dünyada yaptıklarından hesaba çekecektir. Allah bâki olduğu gibi vereceği hükümler de bâkidir. Siz şu ân vereceğiniz cezayla bizi değil, aslında kendi sisteminizi yargılamış olacaksınız. Ona dair fikirlerinizi ve düşüncelerinizi ortaya koymuş olacaksınız. Bu hüküm benim için bir şey ifade etmiyor, çünkü ben gayri İslami bir sistemde adaletin olabileceğine zaten inanmıyorum. Adalet; yalnızca ve yalnızca bizi yaratan ve bize nimet veren Allah’ın şeriatıyla mümkündür.

Son olarak şunu söylemek istiyorum: Siz dünyada beni yargıladınız, ben de Kıyamet Günü’nde hem sizi hem de diğer daireleri Allah’a şikâyet edeceğim. Umuyorum ki Kıyamet Günü’nde kendinizi ebedî olarak sorumlu duruma düşürecek bir karar vermezsiniz. Söyleyeceklerim bundan ibarettir."

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
10 Yorum
İlgili Haberler