1. YAZARLAR

  2. Özcan Yıldırım

  3. Beton Blokların ve Soğuk Demirlerin Engelleyemediği Bir Karanfil: Tevhid Dergisi
Özcan Yıldırım

Özcan Yıldırım

Tevhid Dergisi
Yazarın Tüm Yazıları >

Beton Blokların ve Soğuk Demirlerin Engelleyemediği Bir Karanfil: Tevhid Dergisi

A+A-

Önce tomurcuklanıp sonra yeşerdiği, ardından kaynağını alıp Güneş'e benzeştiği, yaprakların köklü ağaçlara veda ettiği ve toprakla bütünleştiği bir mevsimdi. Sonbahar. Güzelliğin türlü renklerinin gözleri okşadığı bu mevsimde tomurcuklar açar mıydı? Beton ve demir yığınlarında karanfiller biter miydi?

İki oda. Karşı karşıya, ama birbirini görmeyen. Betondan müteşekkil, zerre-i miskal toprak barındırmayan bahçeleri karşılıklı. Kuş geçer de ot bitmez, yaprak düşmez. Ola ki rüzgâr getirdi, müsaade etmez tepedeki teller. Hayallere ve hayatlara pençe attığı gibi ona da bir pençe atar.

İki duvar arasında bir delik. İnsan gözü genişliğinde. Göz teması sağlanacak kadar. Sadece karşı gözü temaşa edecek kadar. Yâr ve yârenden ayrı düşenlerin beton bloklarla ayrıldıkları yer. İki oda. İki bahçe. İki ses. Ses geliyor:

— Özcan Abi!

Bu, Enes Abi'nin sesi. Pazar günü değil ki delikten karşılıklı kahve doldurup "pazar keyfi" yapalım. Başka bir şey olmalıydı.

Sese gidiyorum. Gardiyanların, gördüklerinde disiplin cezası verip betonla kapatmaması için üzerinde ahşaptan yapılmış sıkı bir tıkaç var deliğin. Çıkarıyorum:

— Selamun Aleykum.

— Aleykum Selam.

— Nasılsın abi?

— Hamdolsun abi, siz nasılsınız?

— Ben de iyiyim hamdolsun.

Bir tebessüm sadece.

— Abi, kardeşlerimiz dergi çıkaracakmış.

— Allah'a hamdolsun.

— Bizim de yazı yazmamız istendi. Konularımızı da belirlememiz...

— Hangi alanda yazsak acaba?

— Sakın siyer konusunu alayım deme abi, benim.

— Gitti güzel alan. Yapacak bir şey yok, artık biz de başka bir alan seçeriz.

Edirne F Tipinden bir tohum yükseldi. Kandıra F Tipindeki bu iki bahçeye düştü. İlk yazı ne daktilo vuruşlarıyla, ne klavyeyle, ne de dikteyle… Şen Bakkal'da satılanları aratan, diğer arkadaşları gibi olamadığı için ağlayıp akan ve daima yanında beklettiğimiz peçeteyle ucunu sildiğimiz tükenmez bir kalemle oldu.

"Bismillah!" dedim. Aklımı ve fikrimi âcizane meşgul eden bir konu vardı. Onu paylaşmıştım, tüm acemiliğime ve tereddüdüme rağmen. "İslami Hareket Şahıslara Bağlı Olan Bir Hareket Değildir" başlıklı bir yazıydı. Burada, davetin öncüleri ölse de bu davetin devam edeceğinden bahisle bazı hususlara dikkat çekmiştim. İmtihan dalgaları arasındaydık ve bu bilincin hepimizde yerleşmesi gerektiğini düşünüyordum.

Yazıyı hazırlayıp gönderdikten bir süre sonra tahliye oldum. Yazılar hazır, fakat dergi basıma gidecek aşamada değildi. Bir abi, ben ve bilgisayarla baş başaydık. Tüm zorluklarına rağmen hamdolsun, Dergimiz çıktı. Sonra kendi yazımı Dergide görünce garipsedim. Çünkü ilk defa ciddi bir yazı kaleme almıştım. Belki lise yıllarında çeşitli biyografiler ve Türkiye'deki 28 Şubat sürecinde yaşananlar üzerine yazıp çizmiştim kendimce. Fakat Dergide yayınlanacak bir yazı kaleme almamıştım. Bundan dolayı bana biraz tuhaf gelmişti.

Ardından "Allah ile Nasıl Muamele Etmelisin?" yazısı ve bir de çeviri olmak üzere iki makale daha yazmaya başladım. O dönem baskıların yoğunlaşması hasebiyle her yazımızla ilgili bir soruşturma olasılığı da vardı. Örneğin, Halis Hoca'mızın "Tağuta Kulluğun Modern Mabedleri" adlı yazısı cezaevi idaresi tarafından el konulmuştu. Biz de Hocamızın dışarıdayken yazdığı aynı paralellikteki başka bir yazısını yayımlamıştık.

Başka bir açıdan bakılırsa, o şartlar içerisinde Dergide yazı yazmanın ayrı bir heyecanı vardı. Tatlı bir telaşı. Mutluluk veren bir tedirginliği. Zaman yaklaştıkça uykum kaçardı. Acaba dört başı mamur bir şekilde yazabilecek miyim, diye. Yazıları teslim edince sanki dünyanın bütün yükü kalkmış gibi olurdu. Tabii her şeye olduğu gibi buna da alışacaktım. Hamdolsun, insana kalem ile yazmayı, beyanı öğreten Rabbimiz bunu da kolaylaştırdı.

Tevhid Dergisinin temellerinin atıldığı bu zor dönemde kendime hep şunu telkin ettim ve aklımdan çıkarmadım:

Bu davet hazıra konanların omuzlarında yükselmedi. Bugün tarih yapraklarında okunan resûller ve onların ensarları hep bedel ödediler. Bu dava ağacını; terleri ve kanlarıyla suladılar. Kalpleri Arş-ı A'lâ'ya asılı, bedenler bu uğurda eziyet gördüler. Sarsıldılar. Fakat Allah'ın inayetiyle yıkılmadılar. Konfor hastası olanlar, dünyasını önceleyenler, bedel ödemekten kaçanlar ise dava kervanından geri kalmak suretiyle bedel ödediler. Ben de her bir kardeşimiz gibi uğrunda ödeyeceğimiz bedelleri göze alarak kökleri yerde sağlam, dalları semaya uzanan o güzel kelimeye/Kelime-i Tevhid'e daveti tercih ettim.

Davetin terk edildiği, sancağın yere bırakıldığı, korkakların gözlerini açmaya dahi korktuğu zorluk günlerinde bu sancağı yerden kaldıracak birileri elbet olacaktı: Cesaretleriyle tevhid düşmanlarının kalbini titretenler…

Eski Devlet Güvenlik Mahkemesi olarak bilinen Beşiktaş Adliyesi nezarethanesindeydik, Aralık 2011. Dokuz aylık tutukluluktan sonra ilk mahkemeye çıkacaktık. Bundan bir ay kadar evvel başka dosyadan altı yıl, üç ay hapis cezası almıştım. Farklı illerdeki F tiplerinden ağabeylerimiz ve Hocamızla buluşmanın heyecanı vardı. Kim düşünür mahkemeyi, tutukluluğu. Hocamızı gördüğümde hasretle sarılmıştım. Hasbihâlin hemen başında, "Özcan abi, ceza almışsın. Üzülme, daha yirmi senemiz var. Bu kadar kafaya da takma. Bir Nuseybe'n var, onu da evlendiririz olur biter. Önümüz daha uzun…" diye bana takılarak nükte yapmıştı. Tabii böyle gözü pek, korkusuz bir kimseyle yola çıkmışsanız size verilen cezalara, rakamlarla sindirmeye çalışmalara gülüp geçersiniz. Zira sancak bir defa cesaretli ellerle hakkıyla kaldırıldığı zaman, indirilmeye çalışılsa da, darbeler vurulsa da geriden gelen yiğitler aynı şevkle daha yükseklere kaldırırlar.

Mute Gazvesi'ndeki hadise bu konuya örnektir: Zeyd ibni Harise daha savaşın başında şehit düşünce kumanda Cafer ibni Ebu Talib'e geçti. Sağ eli kesilen Cafer, sancağı sol eline aldı, sol eli de kesilince iki koluyla göğsü arasında tuttu; fakat bir mızrak darbesiyle şehit oldu. Onun ardından sancağı Abdullah ibni Revaha aldı. Bir süre sonra o da şehit düştü.
İslam davetinin sancağını tutmuş isek, ona sıkıca sarılmalı ve sancağı sımsıkı tutan, davasına inanmış gözü pek muvahhidlerle yola çıkmalıyız.

Evet, Tevhid Dergisi, davetin düşmanları tarafından inşa edilen beton blokların ve soğuk demirlerin engelleyemediği bir hareketti.

İnsanların karanlık odalarda gizli gizli fısıldaşmaya dahi çekindiği hakikatlere çağıran; terk edilen ve yere bırakılan sancağı yükseklere kaldıran bir başlangıçtı Tevhid Dergisi.

Tohumu zindanda atılan ve bugün dünyanın dört bir yanında filizlenen, Müslimlerin gözünü aydın kılan bir hareket hâline geldi.

Hamd ve minnet Allah'adır.

Bu yazı toplam 2458 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.