1. YAZARLAR

  2. Halis Bayancuk

  3. İhtilaflı Konularda Vahye Mi, İbni Teymiyye'ye Mi Dönelim?
Halis Bayancuk

Halis Bayancuk

Tevhid Dergisi
Yazarın Tüm Yazıları >

İhtilaflı Konularda Vahye Mi, İbni Teymiyye'ye Mi Dönelim?

A+A-

Allah’ın adıyla.

Allah’a hamd, Resûl’üne salât ve selam olsun.

Es-Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuhu,

Her bir kardeşimin afiyet içinde olmasını umuyor, sizler için Rabbimden esenlik, rahmet ve ilahi yardım diliyorum. Allah (cc) bizleri maddi ve manevi bulaşıcı hastalıklardan korusun, hastalığa yakalanan kardeşlerimize acil şifa ihsan etsin.

Bu ay sizlerle -özellikle ilim talebesi kardeşlerimle- bir araştırmamı paylaşmak istiyorum. Araştırma, İslam tarihinin güzide âlimlerinden İbni Teymiyye’ye (rh) dairdir ve birçok ilim talebesini meşgul eden bir soruya cevap verebilmek adına yayımlanacaktır. Çalışma, İbni Teymiyye (rh) okuyan ilim adamlarının, çağımızı ilgilendiren konularda birbirine tamamen zıt neticeler çıkarması ve her birinin bu çıkarımı İbni Teymiyye’ye (rh) dayandırması sorununa odaklanmakta, sorunun sebeplerini tespit etmeye çalışmaktadır.

Vakıa odur ki; günümüzde İbni Teymiyye (rh) okuyan akımlar, yaşadığımız dönemi ilgilendiren itikadi, siyasi ve menhecî konularda tutum belirlemektedir. Her fraksiyon, tutumuna dair İbni Teymiyye’den (rh) nakiller aktarmaktadır. Tek bir âlimden bunca zıt tutuma fetva bulabilmek gerçekten şaşırtıcı, akleden kalpler içinse ürkütücüdür…

Örneğin; mevcut şartlarda Müslimlerin bir sıkışıklık/tıkanıklık hâli yaşadığı, İslam’ın bir devleti ve dinî/siyasi temsilcisi olmadığı için türlü sorunlarla karşı karşıya olduğu bir hakikattir. Her grup/ekol, mezkûr soruna çözüm aramaktadır. Kimisi Müslimlerin demokratik seçimler yoluyla parlamentolara girmesi ve siyasi temsilcilik elde etmesi gerektiğini söylemekte, kimisi de -haklı olarak- demokrasinin tüm batıl dinler gibi bir din olduğunu ve insanları müşrikleştirmek için insî ve cinnî şeytanların tuzağı olduğunu savunmaktadır. Her iki düşünceyi savunan ilim adamları da İbni Teymiyye’den (rh) nakilde bulunabilmekte, bazen tek bir nakli farklı yorumlayıp iman ve küfür noktasında bir ihtilaf yaşayabilmektedir. Bu duruma İbni Teymiyye’nin (rh), Yusuf’a (as) dair açıklamaları örnek gösterilebilir. Konu hakkında konuşan ilim adamlarından bazısı bu fetvadan yola çıkarak parlamentolara girmenin küfür olduğuna, bir başka grup aynı fetvayla parlamentoya girmenin zaruret olduğuna hükmedebilmektedir.

Cehalet özrüne dair okuma yapanlar konu hakkında genel olarak dört görüş olduğunu görürler. Bir grup, büyük şirkte cehaletin mazeret olmadığını, cahil de olsa şirk koşanın “müşrik” ismini aldığını, dünya hükmünde azap cinsinden olmayan buğzetme, evlenmeme, arkasında namaz kılmama gibi hükümlerin uygulanacağını, bununla birlikte savaşma, öldürme, cehennem ateşi gibi azap cinsinden hükümlerin ise hüccetin ikame edilip cehalet izale edilmeden uygulanmayacağını söylerler. Bu görüşe dair İbni Teymiyye’den (rh) onlarca nakilde bulunurlar.

Başka bir grup ise cehaletin ilim öğrenmeye güç yetirenler için mazeret olmadığını, ilim öğrenme imkânı olmayanlar için mazeret olduğunu savunur ve bu grup da iddialarına dair İbni Teymiyye’den (rh) onlarca nakilde bulunur. 

Bir grup, cehaletin zahir/açık meselelerde özür olmayıp hafi/kapalı meselelerde özür olduğunu savunur ve İbni Teymiyye’den (rh) onlarca nakilde bulunur. Başka bir grup ise cehaleti mutlak olarak özür kabul eder ve yine İbni Teymiyye’den (rh) kendi görüşlerine dair nakillerde bulunur.

Aynı konuda aynı âlimden nakiller yapıp birbirine tamamen zıt sonuçlara ulaşmak, ilginç olsa gerektir. Mutlaka bunun birtakım sebepleri olmalıdır. Okuyacağımız çalışma, sebeplerden bazısına ışık tutmayı hedeflemektedir. Umulur ki bazı kardeşler, çalışmayı geliştirerek daha kapsayıcı ve izah edici çalışmalar ortaya koyarlar.

Çalışmanın ortaya çıkmasına yol açan sorunun sebeplerini, her sebebe dair önemli gördüğüm itikadi örnekleri aktardım. Çalışmanın İbni Teymiyye (rh) ile sınırlı kalmaması için sonuç bölümünde genel ilkeler tespit etmeye çalıştım. Faydalı olmasını umuyorum. Çaba bizden, başarı Allah’tandır (cc).

1. Bu Durum İlahi Bir Cezadır

Yukarıda resmedilen durumun sebeplerinden biri ilahidir. Şöyle ki; yüce Allah ihtilaf anında nasıl davranmamız gerektiğini bizlere haber vermiştir:

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resûl’e itaat edin. Sizden olan (Müslim/şirki terk ederek tevhidle Allah’a yönelen) yöneticilere de (itaat edin). Herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, şayet Allah’a ve Ahiret Günü’ne inanıyorsanız (o meseleyi çözmek için) Allah’a ve Resûl’e götürün. Bu, daha hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.”

Ayette geçen “herhangi bir konuda” ifadesine dikkat edelim. Araplar bir kelimenin umumiyet/genellik ifade etmesini istediklerinde nekira/belirsiz kelimeyi şart edatı bağlamında zikrederler. Böylece söz konusu hükmün istisnasız her alanı kapsadığını göstermiş olurlar. Yüce Allah, ayette bu üslubu kullanarak, her türlü ihtilafın Allah’a ve Resûl’üne (sav) götürülmesini istemiştir. İtikadi, amelî, ahlaki… tüm dinî ihtilaflarda, küçük veya büyük tüm anlaşmazlıklarda Allah’a ve Resûl’üne dönmemiz itikadi bir sorumluluktur. Zira Allah (cc) bu sorumluluğu “Allah’a ve Ahiret Günü’ne iman” ilkesine bağlamıştır. Yani bu mesuliyet, olsa da olmasa da olur kabilinden değildir. Kişinin, Allah’a ve ahirete imanının sağlamasını yapacağı bir meseledir. Kaldı ki bir ayet sonra, hiçbir şüpheye yer kalmayacak şekilde konu netleştirilmiştir:

“Sana indirilene (Kur’ân) ve senden önce indirilen (Kitaplara) iman ettiğini zannedenleri görmedin mi? İnkâr etmekle emrolundukları hâlde tağuta muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan onları (hakka geri dönüşü zor) uzak bir saptırmayla saptırmak ister.”

Buna göre ihtilaflı konularda Allah’a (cc) ve Resûl’üne (sav) başvurmayan kimse, iman etmemiştir; imanı zandan ibarettir. Allah’ı ve Resûl’ünü bir kenara koyup, ihtilafı çözmek için başvurduğu merci her kimse/neyse onu da tağut edinmiştir! Yukarıdaki soruya muhatap olan insanlar, ihtilaflı konularda İbni Teymiyye’ye (rh) başvururlar. O, bu yapılandan berî olsa da, ihtilafta ona başvuranlar, onu Allah’ın ve Resûl’ün yerine ikame etmiş olurlar. Şer’i muhalefetlerinin cezası olarak da sapar ve saptırırlar. Zira Nîsa Suresi’nin 60. ayetinin sonunu dikkatle okuduğumuzda şunu görürüz: İhtilaflı meseleleri Allah ve Resûl’ü dışında bir merciye götürmek şeytandandır ve amacı; kulu, hakka dönüşü zor, uzak bir saptırmayla saptırmaktır.

İbni Teymiyye (rh) Nîsa Suresi’nin 59. ayetini tefsir ettiği bir kitabında şu tespiti yapar: “Şayet ihtilafı (Allah ve Resûl’ünün) dışındaki şahısların akılları, görüşleri, kıyasları ve delillerine götürürlerse; bu yaptıkları yalnızca onların ihtilafını, çelişkisini, şüphelerini ve kuşkularını arttırır.”

Vakıa da onun (rh) dediği gibidir. Kitaplarında ayet ve hadisten çok İbni Teymiyye’den (rh) nakilde bulunanlar, her konuda onlarca fırkaya bölünmüş ve şahısların fetvaları arasında yollarını kaybetmişlerdir. Kitab’a ve sünnete dönüş şiarıyla yola çıkmış, mezhep taassubuna rahmet okutacak bir taassuba düşmüşlerdir. Bu böyledir! Vahiyden yüz çeviren her topluluk, vahiy dışında bir kaynağı yüceltmek ve onunla fitneye düşmekle imtihan edilir. Kitab’ı sırtlarının gerisine atan İsrailoğullarının sihire uymakla cezalandırıldıkları gibi…

“Allah katından, yanlarında olan Kitab’ı doğrulayan bir resûl kendilerine geldiğinde, kendilerine Kitap verilenlerden bir grup bilmiyorlarmış gibi Allah’ın Kitabı’nı sırtlarının gerisine attılar.”

“Kitab’ı sırtlarının gerisine atarak ona karşı ilgisiz kalan Yahudiler, bu davranışları sebebiyle sihir ve şeytanların uydurduğu yalanlara uymakla cezalandırılırlar. Vahiyden yüz çeviren ve vahye karşı ilgisiz kalan her toplum, dünya ve ahiretlerini hüsrana uğratacak bir batıla uymak durumunda kalırlar. Bir sonraki ayet, bu hakikati anlatmaktadır.”

“(Ve tuttular) şeytanların Süleyman’ın mülkü üzerine uydurdukları (batıl yalanların) peşine takıldılar...” 

Sözün özü: İhtilaflı konularda imani sorumluluğunu yerine getirmeyen ve İbni Teymiyye’ye (rh) başvuranlar, ilahi bir ceza olarak sapmış, onunla fitneye düşmüş ve yollarını kaybetmişlerdir.

2. İbni Teymiyye (rh), Fikrî Olgunlaşma Süreci Yaşamıştır

İbni Teymiyye (rh) âlim olması yanında bir dava ve aksiyon adamıdır. Hayatının her döneminde fikirlerinin ateşli bir savunucusu olmuş, muhaliflerine karşı yazılı ve sözlü reddiyeler vermiştir. Ne ki İbni Teymiyye (rh), hayatı boyunca tek bir çizgide seyretmemiş, fikrî olgunlaşma süreci yaşamış, düşüncelerinde değişiklikler olmuştur. Bu dönemlerde yazdığı risaleler, ilmî miras olarak İslam âleminin farklı kütüphanelerine girmiş ve son yüzyılda ardı ardına basılan kitaplarda yerini almıştır.

Evet, bu yazma eserleri kütüphanelerden toplayıp yayımlayanlar büyük bir hizmet vermişlerdir. Ancak bu fetvaların/risalelerin onun (rh) hangi dönemine denk geldiğini belirtmedikleri, yani bir tarihlendirme çalışması yapmadıkları için -ki bunun zorluğu ehlinin malumudur- bazı sorunlar yaşanmıştır. İsterseniz önce İbni Teymiyye’nin (rh) fikrî olgunlaşma sürecine dair delil zikredelim, sonra bunun onun (rh) kitaplarına nasıl yansıdığını görelim:

“…Bu (isim ve sıfat) meselesi ve (kabir) ziyareti meselesinde sonradan gelenler arasında şüpheler ortaya çıkmıştır. Ben ve benim dışımdakiler ataların mezhebi üzereydik ve bu iki asılda bidat ehlinin görüşünü dillendiriyorduk. Ne zaman ki Resûl’ün getirdiği bizim için açığa çıktı, önümüzde iki yol belirdi: Ya Allah’ın indirdiğine tabi olacaktık ya da atalarımızı bulduğumuz yola uyacaktık. Vacip olan, Resûl’e ittiba etmekti…”

“Ben geçmişte İbni Arabi’ye hüznüzan besleyen ve onu tazim edenlerdendim. (Bu,) onun Futuhat, El-Kunne, El-Muhkenul Merbut, Ed-Durru’l Fahire, Metaliu’n Nucum vb. kitaplarında gördüğüm faydalar sebebiyleydi. (O zaman) henüz onun hakikatine ve Fusus kitabına muttali olmamıştık...”

Günümüzde, İbni Teymiyye’ye (rh) ait binlerce yazma esere sahibiz. Ancak eserlerin onun (rh) hangi dönemine denk geldiğini bilmiyoruz. Örneğin; “Mecmû’u’l Fetâvâ” kitabını okuyan biri şu gerçekle karşılaşacaktır:

“Şeyhe soruldu: ‘Hızır nebi midir veli midir, diri midir ölü müdür?..’

Cevap verdi: ‘…Âlimlerin çoğuna göre nebi değildi… Hayatına gelince; o hayattadır…’ ”

Oysa aynı kitapta birkaç sayfa önce Hızır (rh) ve İlyas (as) ile ilgili şöyle der:

“…Onlar yaşayanlar arasında değildir ve onlara (bugüne kadar hayatta kalacakları) ömür verilmemiştir.” 

Başka yerlerde de bu minvalde sözler söylemiştir, ancak biz şu soruyu sormak istiyoruz: Bu iki fetvadan biri onun (rh) adına uydurulmuş mudur, yoksa hayatının ilk dönemlerinde mi yazılmıştır? İlmî tahkikten uzak bir okuyucu bu ayrımı nasıl yapacaktır? Bu sorunun cevabını sonraki iki maddede çok daha iyi anlayacağız.

Yine bu duruma verilebilecek örneklerden biri “cehennemin fenası” meselesidir. Bilindiği gibi bir grup, Hûd Suresi’nin 107. ayetine dayanarak şaz bir görüş ortaya koymuş, cehennemin bir gün fani olacağını ileri sürmüştür. Muhkem naslara, Nebevi sünnete ve icmaya aykırı olan bu görüşün hiçbir ilmî kıymeti yoktur. Ancak konuya dair İbni Teymiyye’nin (rh) ne düşündüğü bugün bile meçhuldür. Bu, onun (rh) kitaplarında yer alan ve birbirini nakzeden bölümler nedeniyle olsa gerektir. Onun (rh) kitaplarından, ayetlere dair yorumlarını derleyen “Cami Li Kelam İmam İbni Teymiyye (rh) Fi’t Tefsir” isimli kitabın sahibi İyad ibni Abdullatif El-Kaysi, birbirinden farklı anlamlara gelen nakiller yapmak zorunda kalmıştır. Önce onun (rh) “Er-Reddu A’la Men Kale Bi Fena’il Cenneti ve’n Nar” kitabından cehennemin bir gün son bulacağına dair eserleri nakletmiş, sonra Mecmû’u’l Fetâvâ’dan, bu ayetle cennetin bir gün sonlanacağına dair görüş bildirenlere verdiği cevabı aktarmıştır. Zannımca ondan nakledilen bu zıt görüşlerin nedeni; zaman içinde geçirdiği değişimle ilgilidir. Ancak bu görüşlerden hangisinin onun son görüşü olduğunu bilemiyoruz.

3. İbni Teymiyye (rh) Adına Uydurma Risaleler Yazılmış ve Ona Nisbet Edilmiştir

İbni Teymiyye (rh) henüz hayattayken onun adına risaleler yazılmış ve bu risaleler yayılmıştır. İtikadi meseleler nedeniyle dönemin âlimleriyle yaptığı tartışmalar sadedinde şu bilgileri vermiştir:

“(Sultanın naibi) dedi ki: ‘Bu meclis senin için akdedildi. Sultanın fermanı geldi. İtikadının ne olduğunu sormamı istiyor ve itikada davet etmek için Mısır diyarına yazdığın kitapları (sormamı istiyor).

Dedim ki: ‘İtikad ne benden ne de benden daha büyük kimseden alınır. Bilakis (itikad) Kur’ân, sünnet ve ümmetin selefinin icmasından alınır. Kur’ân’da olana itikad etmek vaciptir. Aynı şekilde Sahih-i Buhari ve Müslim gibi kitaplarda sabit olan rivayetlere itikad etmek de vaciptir. Kitap meselesine gelince; kimseyi bir şeye davet etmek için kitap yazmadım. Lakin ben, Mısır ve dışındaki beldelerden soru soranlara cevaplar yazdım. Şu bana ulaştı: Benim adıma uydurma kitap yazılmış… Tahrif edilmiş, hakikatini bilmediğim bir akide içeriyormuş.’ ”

Bu metin hem İbni Teymiyye’ye (rh) nisbet edilen kitaplarda hem de öğrencisi, muhaddis İbni Abdulhadi’nin onun için yazdığı biyografi kitabında mevcuttur. O (rh), henüz hayattayken onun adına muharref itikad metinleri yazılmış ve bu metinlerle hakkında resmî soruşturmalar açılmıştır. Sorumuz şudur: Acaba onun hayatında ve vefatından sonra onun adına yazılmış uydurma kitapların oranı nedir? Kendisiyle meşhur olduğu “isim ve sıfat tevhidi” hakkında risale uyduranlar, uluhiyet tevhidi ve iman ve küfür meselelerinde de risale uydurmuşlar mıdır? Zira bugün bizler âlimin kendi el yazısından, orijinal yazmalara ulaşamıyoruz. Daha ziyade müstensihler/kopyacılar eliyle çoğaltılmış ve İslam âleminin farklı kütüphanelerinde bulunan metinlere ulaşabiliyoruz. Altında İbni Teymiyye (rh) yazan her metin, İbni Teymiyye’ye (rh) ait algısıyla yayın dünyasına aktarılıyor. Hâl böyle olunca bir önceki maddede okuduğumuz gibi birer sayfa arayla, birbirine tam zıt metinler yer alabiliyor.

4. Mecmû’u’l Fetâvâ Derleme Bir Kitaptır

İbni Teymiyye’nin (rh) kitaplarını iki kısma ayırabiliriz:

a. Başından sonuna İbni Teymiyye’nin (rh) kaleme aldığı kitaplar: Der’u Tearud, Minhacu’s Sunne, İktidau’s Sıratı’l Mustakim… kitaplarını buna örnek verebiliriz.

b. İbni Teymiyye’ye (rh) ait olduğu düşünülen kitapların/risalelerin bir araya getirilerek oluşturulduğu derlemeler.

İlim talebesi kardeşlerimin dikkatini çekmiştir. İhtilaflı konularda Kitap ve sünnetten yüz çevirip meseleleri İbni Teymiyye’ye (rh) götürenlerin, en fazla kullandığı kaynak Mecmû’u’l Fetâvâ kitabıdır. Baştan sona İbni Teymiyye’nin (rh) kaleme aldığı kitaplar ise bu grup tarafından çok az değerlendirilmektedir.

Konumuza dönecek olursak; Mecmû’u’l Fetâvâ, ihtilaflı bir konuda kaynak olarak kullanılmaya müsait bir kitap değildir. Birinci maddede anlattığımız gibi, her şeyden önce bu, şeriata muhaliftir. İkinci maddede anlattığımız gibi İbni Teymiyye (rh) fikrî olgunlaşma süreci yaşamıştır. Bu kitabı derleyen âlim, yazıları yazılma tarihlerini gözeterek derlememiş, konu bütünlüğünü gözeterek düzenlemiştir. Hâliyle aynı bölümde çelişkiler göze çarpabilmektedir. Üçüncü maddede anlattığımız gibi İbni Teymiyye (rh) adına, itikadı tahrif edilen risaleler yazılmıştır. Fetâvâ’yı derleyen âlim, bulduğu tüm yazmaları konu bütünlüğünü gözeterek toplamış, uydurulma ihtimali olan yazmaları ayıklamamıştır. Ki; Şeyh Abdurrahman ibni Muhammed ibni Kasım (rh) kitabın mukaddimesinde bu duruma dikkat çekmiştir: “Vaktimizin/İşlerimizin darlığı nedeniyle okuyucunun sorun göreceği (bazı meselelere) dikkat çekmediğimiz; bazı hadislerin tahricini yapmadığımız; (kitapta geçen isimlerin) biyografisini vermediğimiz… için okuyucudan özür diliyoruz…”

Şeyh (rh) kırk beş yılda bu kitabı derlemiştir. Derleme içinde sorun olarak görülebilecek yerlerin olduğunun farkındadır. O, daha önce Necd ulemasının eserlerini de derleyen bir İslam âlimi olarak bu alanda uzmanlaşmıştır. Ancak başta Hicaz kütüphaneleri olmak üzere Mısır, Suriye, Irak, Lübnan ve Fransa kütüphanelerinden derlenen bu çalışmada; hangi fetvanın önce, hangisinin sonra yazıldığını; hangisinin uydurma, hangisinin gerçek olduğunu ayırmak mümkün değildir.

Derleme içinde öyle bölümler vardır ki; bir fetva kendi içinde dahi bütünlük arz etmemektedir. Tek bir fetva, başka başka kitapların paragrafları bir araya getirilerek oluşturulmuştur. Bunu Şeyh Abdurrahman (rh) kasıtlı mı yapmıştır, yoksa yazma nüshalar arasında bulduğu hazır metinleri mi yayımlamıştır, bilemiyoruz.

5. İbni Teymiyye’nin (rh) Kendine Has Kavramlaştırması Vardır

İbni Teymiyye’den (rh) nakil yapacak kişi onun kavramlarını bilmek zorundadır. Aksi takdirde onu yanlış anlayacak, farkında olmadan ona iftira edecek ve okuyucuyu/dinleyiciyi aldatmış olacaktır.

Örneğin, İbni Teymiyye (rh) küfrü iki kısma ayırır. Der ki: “Kâfirin hâli şu ikisinden biridir: Ya risaleti tasavvur ediyordur ya da etmiyordur. Şayet onu (risaleti) tasavvur edemiyorsa ondan gaflet içindedir ve ona dair imanı yoktur. Allah’ın buyurduğu gibi ‘…Kalbini zikrimizden gafil bıraktığımız, hevasına uyan ve işleri hep aşırılık olan kimseye itaat etme.’ (18/Kehf, 28) Ve buyurdu ki: ‘(Bunun üzerine) onlardan intikam aldık. Ayetlerimizi yalanlamaları ve ona karşı gafil olmaları nedeniyle onları suda boğduk.’ (7/A’râf, 136) Lakin katışıksız gaflet ancak kendisine risalet ulaşmamış kişi için söz konusudur. Azabı hakeden küfür ise ancak risalet ulaştıktan sonra söz konusu olur…”

İmam, küfrü iki kısma ayırır. İlki; azabı hak etmeyen küfürdür. Yani kişi küfrün içindedir, kâfir ismini almıştır; ancak risalet kendisine ulaşmadığı için ona azap edilmez. Dünyada ve ahirette azap, risalet ona ulaştıktan sonra söz konusu olur. İkincisi; kendisine risalet ulaşmış, buna rağmen yalanlamış veya yüz çevirmiş insanın küfrüdür. Bu insan hem kâfir ismini alır hem de azabı hak eder. İmam bir yerde der ki: “...Bu gösterdi ki; fiiller resûl gelmeden önce de çirkin ve mezmum olur. Azap ise ancak resûl geldikten sonra söz konusu olur. O’nun şu sözünden dolayı ‘Biz, peygamber yollamadan azap edecek değiliz.’ (17/İsrâ, 15)

Aynı şekilde Hud’un, kavmine şöyle dediğini haber verdi: ‘Âd (Kavmi’ne de) kardeşleri Hud’u (gönderdik). Demişti ki: ‘Ey kavmim! Allah’a ibadet/kulluk edin. Sizin O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilahınız yoktur. Siz yalnızca iftiracılarsınız.’ ’ (11/Hûd, 50)

(Hud) henüz onların muhalefet edeceği bir hüküm vermeden onlara ‘iftiracılar’ dedi. (Bu,) onların Allah’la beraber başka ilahlar kılmaları sebebiyledir. Ve ‘müşrik’ ismi risalet gelmeden önce sabit olmuştur. Zira o (müşrik); Rabbine şirk koşar, (bazı varlıkları) ona denk tutar, onunla birlikte (ibadet edilen) başka ilahlar kılar ve resûl gelmeden önce ona denk (endad) kılar. (Hâliyle) bu isimler risalete mukaddemdir (risalet gelmeden önce de sabittir). Aynı şekilde cahil ve cahiliyye ismi de böyledir; resûl gelmeden önce de cahil ve cahiliyye denir. Azaba gelince, (resûl gelmeden azap) yoktur...”

Bu paragraf şu anlama gelir: Peygamberin daveti kendisine ulaşsın veya ulaşmasın, Allah’a (cc) şirk koşan her insan müşriktir. Zira vahiy, resûller daha gelmeden, kötü amel işleyenlere o amelin ismini vermiştir. Ancak o ismin gerektirdiği azabı/cezasını resûlün davetine bağlamıştır. Kim, resûlün daveti ulaştığı hâlde kötü amelinde ısrar ederse; aldığı ismin cezasını da çeker. Kim, resûlün daveti ulaşmadan ölürse kıyamette imtihana çekilir...

Şayet İbni Teymiyye (rh), “Bu insana risalet ulaşmadığı için mazurdur.” diyorsa kastı kendi kavramları ışığında anlaşılmalıdır. Bu durumda onun kastı, “Bu kişi müşriktir, ancak ona hüccet ikame edilmeden dünyada öldürülmez, ahirette ebedî azaba uğramaz.” demektir. Mazur gördüğü insandan nefyettiği hüküm, kâfir/müşrik ismi değil, azaptır. Onun ifadesiyle “El-Kufru’l Muazzebi Aleyh”tir.

Buna dair pratik bir örnek vermek istiyorum: Daha önce Mecmû’u’l Fetâvâ’da kendisinin Kalenderilerle ilgili bir fetvası yayımlanmıştı:

“(Soruda geçen,) sakallarını kesen Kalenderilere gelince; onlar, dalalet ve cehalet ehlidir. Çoğu Allah’a ve Resûl’üne karşı kâfirdir. Namazın ve orucun vacip olduğuna inanmaz, Allah’ın ve Resûl’ünün haram kıldıklarını haram saymaz, hak dini din edinmezler. Dahası onların çoğu Yahudi ve Hristiyanlardan daha kâfirdir. Onlar ne (İslam) milletinden ne de zimmet ehlindendir. (Evet,) içlerinde Müslim bulunabilir, fakat o da ya sapık bir bidatçi ya da günahkâr bir fasıktır... Bu tür insanlar bu zamanda çoğalmış olsa da; ilim ve iman davetçilerinin azlığı ve çoğu beldede risalet eserlerinin ınkıtaya uğraması nedeniyle, birçoğunun yanında kendisiyle hidayeti tanıyacağı risalet eserleri ve nübüvvet mirası yoktur, (dahası) çoğuna da (hakikat) ulaşmamıştır. Fetret zamanları ve fetret mekânlarında kişi az imanından ötürü ecir alır. Allah, hüccet ikame edilenlere bağışlamadığı şeyleri hüccet ikame edilmeyenler için bağışlar... (Bu meselenin) aslı şudur: Kitap, sünnet ve icmaya göre küfür olan söze, şer’i delillere delalet ettiği üzere mutlak bir ifadeyle ‘Bu küfürdür.’ denir. Çünkü (iman ve küfür) Allah’tan ve Resûl’ünden alınacak hükümlerdendir; insanların heva ve zanlarıyla hüküm vereceği şeylerden değildir. (Ancak) o sözü söyleyen her insana, onun hakkında tekfirin şartları ve engelleri gözetilmeden ‘Bu kâfirdir.’ denilmez...”

Bu nakli okuyan biri ne düşünür? Şayet İbni Teymiyye’nin (rh) kullandığı kavramları bilmiyorsa şöyle düşünecektir: Yukarıda sayılan itikada sahip insanlar, özür sahibi Müslimlerdir.

Ancak onun (rh) kavramlarına vakıf olan biri bilir ki; onun nefyettiği hüküm, azaptır! Bu itikada sahip Kalenderilerin müşrik ismini aldıklarına ve azap cinsinden olmayan şirk ahkamına tabii olduklarına inanır. Ancak azap cinsinden olan dünya hükmü ve ahiret azabını cehaletleri nedeniyle nefyeder.

Yukarıda belirttiğim gibi, okuduğumuz metin Mecmû’u’l Fetâvâ kitabından alınmıştır. Ancak yakın zamanda Ali Abdulaziz Şebl, “Esbat Fi Mahtutati’l Eimme” kitabında, İbni Teymiyye’nin (rh) Kalenderilere yönelik hiç yayımlanmamış bir fetvasının Zahiriyye Kütüphanesi’nde olduğunu tespit etmiştir. Kalenderiler hakkında araştırmalar yapan Ebu’l Fadl Muhammed ibni Abdullah, aslıyla birlikte bu fetvayı 2002 yılında yayımlamıştır. Adı Fetva Fi Defi’l Zekati İla’l Kalenderiyye ve’l Cevalikiyye ve Edrabihim’dir. Yani “Kalenderiye, Cevalikiye ve Benzerlerine Zekât Verilmesi Hakkında Fetva” anlamına gelir. Okuyalım:

Soru: Kalenderiler, Cevalikiler ve benzerlerine zekât verilir mi? Şayet verilirse verenden farz (zekât) sorumluluğu düşer mi?

Şeyhu’l İslam Takiyuddin İbni Teymiyye (rh) şöyle cevap verdi: Namaz, oruç, cuma ve benzeri vacipliğinde icma edilen şerainin vucubuna inanmayan; sakal kesmek, içki içmek, cumaları ve cemaati terk etmek gibi lanetlenmiş yolu din edinen; kendi tarikatlerini Müslimlerin, üzerinde olduğu nebi yolundan üstün görenler… bunlar ümmetin icmasıyla kâfirdir, onlara zekât verilmez. Onların tevbeye davet edilmeleri, tevbe etmedikleri takdirde öldürülmeleri gerekir. Onlardan itikadının sahih olduğu bilinen, sonra bu (haramlar) yolunda ısrarcı olanlara gelince; adalet ehli bırakılıp onlara zekât vermek doğru olmaz. Hakkında şüphe edilenlere ise zekât verilmemesi en doğru olandır. Zira bu topluluktan küfür itikadı, farzları ve haramları hafife alma yaygınlık kazanmıştır. Asıl olan; aksini izhar etmedikçe bireyi (mensup olduğu) topluluğun genel ve ğalip olan (hükmüne) ilhak etmektir. Onların farzların terkinde ve habaisi yapmada ısrarı, onlar hakkında aktarılan şeylerin ve bozuk itikatlarının doğru olduğuna delalet eder.”

2002 yılında yayımlanan bu fetvanın özü şudur:

Küfür/Şirk itikadına sahip oldukları için Kalenderiler ümmetin icmasıyla kâfirdir. Yani kâfir/müşrik ismini alırlar.

Azap cinsinden olmayan şer’i hükümler tatbik edilir. Örneğin, onlara zekât verilmez.

Azap cinsinden olan hükümler ise uygulanmaz. Tevbeye davet edilip kendilerine şer’i hükümler ulaştırılmadan öldürülmezler.

Onlara müntesip olan her insan aksini beyan etmedikçe onlarla aynı hükümdedir. Zira birey, mensubu olduğu topluluğun hükmünü alır.

Bu fetva yukarıda zikredilen İbni Teymiyye (rh) yaklaşımının sağlaması gibidir. Hâliyle onun iman ve küfür, isim ve hüküm, tekfirin engelleri ve şartları bahsindeki tüm sözleri, mezkûr yaklaşım esas alınarak ele alınmalıdır. Allah (cc) en doğrusunu bilir.

İbni Teymiyye (rh) İslam, Müslim ve Müslimlerden gibi kavramları da kullanmıştır. Bu kavramları okuyan kişi, onun, hakkında konuştuğu şahsı Müslim gördüğü zehabına kapılabilir. Hakikatte ise İmam (rh) bu ifadeleri “kişinin kendisini nisbet ettiği veya dışarıdan bakan birinin nisbet ettiği” dini esas alarak kullanır. Yani bu kavramı kullandığı kişiyi Müslim görmüyor olabilir. Ancak kişi İslam adına konuştuğu için onu İslam’a nisbet ederek konuşur. Örneğin der ki:

“İshak ibni Yakup El-Kindi yaşadığı dönemde İslam filozofuydu. Ben (bu ifadeyle şunu) kastediyorum: İslam’daki filozoftur. Aksi hâlde filozoflar Müslimlerden değildir. Zamanımızdaki bazı kadılara ‘İbni Sina İslam filozofu mudur?’ diye soruldu, o da cevaben, ‘İslam’ın filozofları yoktur.’ dediği gibi…”

“Aynı şekilde enbiya, evliya ve melekler (gibi) mahlukata dua edenlere de (şeytan seslenebilir); onlardan birine, dua ettiği varlık suretinde hitap eder. O da onu nebi veya dua ettiği salih kişi zanneder. Ancak o (sesin sahibi) şeytandır; (dua ettiği varlığın) suretine girmiştir veya o varlığın suretini bilmeyen kişiye ‘Ben dua edilen kişiyim.’ demiştir. Bu (durum) Hristiyan ve İslam’a müntesip olup da mahlukata dua edenler için çokça yaşanır… Dini Allah’a halis kılarak ibadet etmeyen her kişi, mutlaka Allah’tan başkasına kulluk eden bir müşrik olmak durumundadır. Hakikatte ise o, şeytana kulluk eder…”

6. İbni Teymiyye’nin (rh), Seleften Aktardığı Nakiller Üzerine Yorumları Her Zaman İsabetli Olmamıştır

İbni Teymiyye (rh) hasımlarının dahi geniş ilmine şahitlik ettiği, müçtehid bir âlimdir. Neredeyse tüm ilim dallarında kalem oynatmış, her fennin en zor meselelerinde tahkik ve tercihte bulunmuştur. Sonra o, bilgiyi nakleden taşıyıcı bir âlim olmayı reddetmiş; naklettiklerini yorumlamış, karşılaştığı vakalara uyarlamış, böylece çağına şahitlik etmiştir. Ki; eserlerinin bugün bile tartışılıyor olması, onun hemen hemen her konuda okumalar yapması ve okuduklarını, yaşadığı çağın meselelerine tatbik etmesi nedeniyledir.

O (rh), yaptığı nakillerde emindir; ulemada asıl olan da emin olmalarıdır. Ancak naklettiklerini yorumlama noktasında o da bir insandır, isabet ettiği gibi yanıldığı da vakidir. Ne yazık ki güncel ihtilaflı meselelerde onunla istişhat edenler; imamın (rh), naklettiği bilgi ile yorumunu karıştırabiliyorlar. Onun yorumunu da selefin mezhebi olarak naklediyorlar. Böylece seleften neredeyse beş asır sonra yaşamış bir âlimin yorumu, selefin mezhebi kategorisine giriyor.

Bu maddeye dair, daha önce bir vesileyle kaleme aldığım ve Güncel İtikad Meseleleri kitabında yayımlanan bir bölümü aktarmak istiyorum:

“İbni Teymiyye (rh) şöyle demiştir: ‘Dört mezhep imamı ve onların dışındaki imamların ittifakıyla namaz, mesturu’l hâl olan her Müslim’in arkasında kılınır. Kim ‘Cuma namazını veya cemaatle namazı ancak akidesini bildiğim adamın arkasında kılarım, akidesini bilmediğimin arkasında kılmam.’ derse sahabeye, selefe ve imamlara muhalefet eden bir bidatçidir.’

Bir başka yerde de şöyle der: ‘Bazı insanlar hevalar/bidatler çoğaldığı zaman sadece bildiği insanların arkasında namaz kılmak ister. Bunu istihbaben yapar. İmam Ahmed’e (rh) soru sorulduğunda verdiği cevap da böyledir. Ancak Ahmed (rh), ‘Hâlini bilmediğimin arkasında namaz olmaz.’ dememiştir.’ (Mecmû’u’l Fetâvâ, 3/281)

İmam Ahmed’in (rh) ve selef imamlarının (rh) bidatlerin çoğaldığı zamanda namazlarını, tanıdıkları insanların arkasında kılmaya gayret ettikleri doğrudur. Ancak bunu istihbaben mi yapmışlardır, yoksa o namazları geçersiz mi saymışlardır? Buradan sonrası İbni Teymiyye’nin (rh) kendi yorumudur. Onun (rh) yorumunun isabetli olup olmadığını anlamak için, selef mezhebinin tahkik edilmesi gerekir.

İmam Ebu Ya’la, ‘Tabakatu’l Hanabile’ kitabında İmam Mervezi’den (rh) aktarır:

‘Ahmed’e (rh) soruldu: ‘Yolda giderken ezan veya kamet sesi işitiyorum, gidip namaz kılayım mı?’ İmam Ahmed (rh) şöyle cevap verdi: ‘Ben bu konuda rahat davranırdım. Ancak bidatler çoğalınca sadece tanıdığın insanların arkasında namaz kıl.’ ’ (age. 1/58)

Burada dikkat edilirse arkasında namaz kılınacak şahıs belli değildir. Yolda ezan sesi duyulan herhangi bir yer sorulmuştur. İkinci olarak İmam Ahmed (rh) ilk başlarda bu konuda rahat davrandığını, ama sonradan fikrinin değiştiğini söylemiştir. Son olarak da illeti, bidatlerin çoğalmasına bağlamıştır. Bunun daha iyi anlaşılması için şu noktanın açıklanması gerekir: Cehmiyye bidati ilk çıktığında İmam Ahmed (rh), bu bidat ve ehli hakkında net bir fikre sahip değildi. ‘Kur’ân mahluktur’ sözünün bidat olduğunda ittifak etseler de, bunun küfür mü yoksa dinden çıkarmayan bir bidat mi olduğunda tereddüdü vardı. Bu sebepten dolayı onların arkasında namaz kıldı ve insanlara kıldırdı.

İmam Hallal (rh) ‘Es-Sunne’ adlı eserinde şöyle der: ‘Bize Muhammed Ali Ebu Bekir haber verdi: ‘Yakup bin Bahtan, Ahmed bin Hanbel’e (rh), ‘Kur’ân mahluktur’ meselesini sordu. Ahmed (rh), ‘Ben daha önce kâfir demekten korkuyordum. Sonra Allah’ın ‘Sana ilim geldikten sonra seninle tartışanlar...’ ayetini görünce kâfir demeye başladım.’ der.’ (age. 2/231, 1879 No.lu rivayet)

Benzer bir nakli Ebu Ya’la (rh), Tabakat’ında yapmıştır: ‘Ben onları bazı ayetleri görünceye dek tekfir etmezdim… Ancak Kur’ân, Allah’ın ilmidir, kim de Allah’ın ilmine yaratılmış derse kâfir olur.’ (age. 1/414)

Demek ki İmam Ahmed’in (rh) bu bidati ve sahiplerini tekfir etmediği bir dönem vardır. Bu dönemde İmam Ahmed’den (rh) nakledilen rivayetlerle hareket etmek doğru değildir. Daha sonra bunun küfür oluşu ve yaygınlaşması neticesinde İmam Ahmed (rh), ‘sadece tanıdıkların’ arkasında namaz kılmayı emretmiştir.

Ebu Davud (rh) Mesail’inde şöyle der: ‘Namazları Cehmi imamların kıldırdığı dönemde Ahmed’e (rh) cuma namazlarını sordum. ‘Ben iade ediyorum, sen de ne zaman ‘Kur’ân mahluktur.’ diyen birinin arkasında kılsan namazını iade et.’ dedi.’ (Mesail, 64)

Demek ki İmam Ahmed’in (rh) namazı kılması veya terk etmesi istihbaben değildir. Bundan dolayı da namazlarını iade etmiştir. Benzer rivayetler başka imamlardan da nakledilmiştir:

‘İmam Malik’e kaderi inkâr edenlerin arkasında namaz kılmak soruldu. Soru sorana, ‘Sana sorulursa arkasında namaz kılma.’ dedi. Adam, ‘Cumayı da mı kılmayayım?’ diye sorunca ‘Evet, cumayı da kılma. Şayet ondan korkar ve sakınman gerekirse onunla kıl, ancak öğlen namazı olarak iade et.’ dedi.’ (Mudevvene El-Kubra, 1/84)

Demek selef imamları o gün namaz kılsalar dahi, bunu namazın sahih olduğuna inandıklarından değil, takiyyeden yapmış, daha sonra namazlarını iade etmişlerdir.

‘Halife Me’mun, ‘Kur’ân mahluktur’ fitnesini izhar ettiği günden itibaren İmam Yahya bin Main, cuma namazlarını iade etmiştir.’ (Es-Sunne, 1/20, 77 No.lu rivayet)

Oysa biz biliyoruz ki Yahya bin Main bu konuda itikadını gizleyenlerdendir. Hatta ‘ikrah var’ diyerek kendisi de Kur’ân’ın mahluk olduğunu söylemiş, bu sebeple İmam Ahmed’le (rh) araları açılmıştır. Korkudan dolayı arkalarında kıldığı cumaları iade etmiştir. Yani seleften gelen bazı nakilleri böyle anlamak gerekir. Namaz kılmaları, namazı sahih görmelerinden değil, mecburiyettendir.

Şeyh Abdullatif bin Abdurrahman’a Cehmiyye arkasında namaz soruldu ve o şöyle cevap verdi:
‘...Oğlu Abdullah’ın da naklettiği gibi İmam Ahmed (rh) cumaları ve diğer namazları onların arkasında kıldığı zaman iade ederdi. Mürtedlerin devleti ve gücü olduğunda Müslimler de aynısını yapmak durumunda kalabilir.’ (Dureru’s Seniyye, 4/408)

Bu nakilleri yapmamın sebebi; âlimlerin seleften aktardıklarıyla yorumladıklarının birbirinden farklı olduğunu göstermektir. İbni Teymiyye’nin (rh) aktardığı ve birçok muasırın da yapışıp muhalifini Harici ilan ettiği icmalar, beşer olarak, selefi yanlış anlamalarının neticesidir. Şayet Rafıziler gibi, âlimlerimizin masum olduğuna inanmıyorsak, bunda şaşılacak bir şey yoktur. Onun döneminde birçok âlim, selefi yanlış anlayıp batıl birçok görüşü selefe nisbet ettiği gibi, İbni Teymiyye (rh) da bu cüzi meselede selefi yanlış anlamış ve onlardan aktardığı doğru nakilleri, yanlış yorumlamıştır.

Bununla beraber; acaba selef imamları yaşasa ve demokrasi, laiklik, modernistlik, hadis inkârcılığı, kabirperestlik, dinden yüz çevirme, dinle alay, putları ve tağutları tazim etme, Allah düşmanlarını dost edinme, Allah’ın sıfatlarını tevil etme bidatlerinin yüzde doksanlar seviyesinde yayıldığını görseydi acaba nasıl davranırdı? Bu sorunun cevabını da sizlere bırakıyorum.”

Bir başka örnek de şudur:

İmam (rh), selefin bazı uygulamalarını aktarır. Örneğin seleften İmam Şafii (rh) Kur’ân’ın, Allah’ın kelamı olması konusunda Hafsu’l Ferd isimli bir şahısla tartışır. Hafs, “Kur’ân mahluktur.” deyince İmam, “Sen El-Azîm olan Allah’a kâfir oldun.” diyerek onu tekfir eder.

İmam bu nakli yapar, fakat ardından şu sonuca ulaşır: İmam Şafii onu muayyen tekfir etmemiştir! Zira onu tekfir etseydi onun mürted olarak öldürülmesi için çabalardı.

İbni Teymiyye (rh), İmam Şafii’den (rh) bir nakil aktarmış ve o nakle yorumda bulunmuştur. O (rh), yaptığı nakilde emindir. Ancak olayın aktarıldığı dönemin şartları incelendiğinde yorumun isabetli olmadığı görülecektir. Şöyle ki; içinde yaşanılan dönem sünnet ehlinin zayıf, bidat ehlinin güçlü olduğu bir dönemdir. Zira Hafs’ın ulu orta yerde bir sünnet imamıyla tartışması ve ona açıktan meydan okuması, dönemin ruhuna dair genel bir fikir vermektedir. Her ne kadar “Kur’ân mahluktur.” fitnesi henüz devletin resmî mezhebi olmasa da, devlet kademelerinde önemli yerlere gelmiş Mutezile düşünürleri, bu itikadı açıktan savunmaktadır.

Şafii (rh), hocası Malik (rh) ve Ehl-i Beyt sevgisi nedeniyle mimlidir. Zira İmam Malik, “İkrah altında talak olmaz.” fetvasıyla Abbasilerin hışmına uğramış; işkenceye tabi tutulmuş, ders ve iftadan menedilmiştir. Abbasi yönetimi bu fetvayı, o gün var olan Ehl-i Beyt isyanlarına dolaylı destek kabul etmiş ve ikrah altında talak olmayacağı gibi ikrah altında biat da olmaz şeklinde yorumlamıştır. İmam Şafii (rh), İmam Malik’in (rh) en tanınmış öğrencisi olarak, bugünkü ifadeyle söyleyecek olursak, fişlidir. Zaten Yemen’de bulunduğu yıllarda resmî soruşturmaya uğramış ve beraat etmiştir.

Hâl böyleyken İmam Şafii (rh) hangi devlet nezdinde Hafsu’l Ferd’i yargılatacak, riddet hükmünü tatbik edecektir? Acaba İbni Teymiyye’nin (rh) beş yüz yıl sonra düşündüğünü, İmam düşünmemiş midir? Neden Hafs’ı şikâyet etmemiştir? Hafs’ın mazur olduğuna inandığından mı, yoksa böyle bir şikâyet neticesinde Hafs’ın ödüllendirilip kendinin suçlu çıkacağından mı? Hem, velev İbni Teymiyye’yi (rh) haklı kabul edelim ve “İmam, onu muayyen tekfir etmiyordu.” diyelim. O hâlde bu bidatçiyi resmî kanalları kullanarak engelletmesine mani olan neydi? Sonuçta bu adam, apaçık bir bidati ulu orta dillendiriyor, dahası münazara yaparak bidate davet ediyordu! Sorulması gereken bir soru da şu olsa gerektir: İmam Şafii de (rh) hücceti ikame edemiyorsa, hücceti kim ikame edecektir?

İmam Şafii’nin (rh) vakıası düşünüldüğünde, İbni Teymiyye’nin (rh) yorumunun isabetsiz olduğu görülecektir.

Hem faydanın tamamlanması hem de duaya vesile olması açısından şu an Suudi tağutların elinde esir olan bir âlimin, Şeyh Halid Merdiy El-Ğamidi’nin -Allah (cc) esaretten kurtarsın- yaptığı bir tahkiki aktarmak istiyorum:

Bilindiği gibi İbni Teymiyye (rh), İmam Ahmed’in (rh) dönemin yöneticisine dua ettiğini aktarmış, sonra da bu nakle bir yorum yapmıştır:

“Sonra İmam Ahmed onu döven ve hapseden Halifeye ve diğerlerine istiğfarda bulunmuş; küfür sözüne çağırmaları ve yaptıkları zulme rağmen hakkını helal etmiştir. Şayet onlar mürted olsaydı onlara istiğfar caiz olmazdı…”

Şeyh Halid, bazı tarihî vesikalara dayanarak şu tespitte bulunmuştur: 

• Me’mun, insanları Cehmi Mezhebi’ne davet etmiş, iktidar gücüyle bu mezhebi yaymış, insanları Allah’ın dininden alıkoymuştur. Bu akideye davet eden İbni Ebu Duad ve Bişr El-Merisi gibileri tekfir edip, itikadda onlarla eşit olan Me’mun’u ayırmak doğru değildir.

• İmam Ahmed ve diğer selef imamları (rh) Cehmiyye küfründe icma etmiş; bu fikrin öncülerini muayyen olarak tekfir etmiş; onların imametini, arkalarında namaz kılmayı, kestiklerini yemeyi ve onlarla evliliği geçersiz saymışlardır. Lelakai; tabiin, etbâ-u tabiin ve imamlar arasında beş yüz elli kişiden bu itikadı nakletmiştir.

• Selef, Cehmiyye’yi tekfir etmeyenleri dahi tekfir etmiştir.

• İmam Ahmed’in (rh), Me’mun’u tekfir etmediğine dair bir sözü nakledilmemiştir. Bilakis ondan, Cehmi itikadını tekfir ettiği nakledilmiştir. Cehmiyye’nin başı olmasına rağmen Me’mun’u istisna tutan kişi açık delil getirmelidir.

• İmam Ahmed’den (rh) onları tekfir ettiğine dair nakiller vardır:

“Allah ve İslam düşmanının sünneti öldürmeye yönelik girişiminden daha büyük hangi musibet olabilir?”

“Onun yanında Me’mun anıldığı zaman, ‘Me’mun/Güvenilir değildi.’ derdi.”

“O (rh), ‘Sultan/Halife, velisi olmayan kadının velisidir.’ dedi. Biri, ‘İçinde olduğumuz duruma rağmen ‘Sultan/Halife mi diyorsun?’ ’ dedi. O (rh), ‘İçinde bulunduğumuz şartlar için konuşmuyorum, (umumen) ‘sultan’ diyorum.’ diye karşılık verdi.”

“Vasık Dönemi’nde Bağdat fukahası İmam Ahmed’in yanında toplandı. Dediler ki: ‘Bu iş iyice kötüleşti ve yayıldı. Biz bu adamın sultanlığı ve emirliğinden razı değiliz. (Bu konuda) sana da danışmak istiyoruz.’ Dedi ki: ‘Size düşen kalplerinizle inkâr etmektir. İtaatten el çekmeyin. Müslimlerin birliğini bozmayın.’ ”

“Bidate davet edene icabet etmeyin. Güç yetirirseniz onu görevden alın.”

“Ona denildi ki: ‘Tartus’ta bir adamın kabrine uğradılar. Tartus ehli (kabirdeki için), ‘Kâfir! Allah rahmet etmesin.’ diyorlar.’ Dedi ki: ‘Evet, Allah ona rahmet etmesin. Bu bidati tesis eden de getiren de oydu.’ ” Bilindiği gibi bu mezhebi tesis eden ve kabri Tartus’ta olan kişi Me’mun’dur.

“Allah o habisi kahretsin. Allah’ın Kitabı’nı değiştirdi.”

•“Ahmed ibni Nasır El-Huzai (rh), Me’mun’u tekfir etti, ona karşı kıyam başlattı. Ancak başarılı olamadı ve Me’mun tarafından öldürüldü. İmam Ahmed onun için, ‘Allah rahmet etsin; ne kadar da cömertti. Bu yolda canını feda etti.’ dedi.”

• Velev bir dönem onu tekfir etmediğini farz etsek dahi; bu, Cehmiyye’yi tekfir etmediği dönem olabilir. O demiştir ki: “Kur’ân’dan bazı ayetler okuyana kadar onları tekfir etmiyordum.”

• İbni Teymiyye’nin (rh) sözüne gelince;

Her şeyden önce bu, İbni Teymiyye’nin (rh) kendi anlayışıdır. Düşünen için onun (rh) tespitinin hakikate muvafık olmadığı görülecektir. Ona olan sevgimiz ve onun sünnet imamlarından biri oluşu, hatasında ona tabi olmamızı gerektirmez.

Bu konuda muhaliflerin delili; Ahmed’in (rh) yönetime karşı ayaklanmayı yasaklamasıdır. Onun yönetime karşı ayaklanmayı yasaklaması, onları tekfir etmediği anlamına gelmez. Zira ayaklanma için iki şart vardır: Apaçık küfür ve güç! Seleften ayaklanmayı yasaklayanlar, buna güç yetiremeyeceklerini düşünmelerindendir. İmam Ahmed’in, Me’mun’u tekfiri izhar etmemesi ve ona karşı ayaklanmayı yasaklaması; bu sebeple ortaya çıkması muhtemel fitneler ve onu defedecek gücü bulamayacakları düşüncesidir.

İmam Ahmed’in (rh) onlara dua etmesi meselesine gelince; kâfire hidayetle dua etmek caizdir. Allah Resûlü (sav), “Allah’ım! Kavmimi bağışla; çünkü onlar bilmiyorlar.” diyerek kavmine dua etmiştir.

Şeyhin söylediklerine ek olarak şunu söyleyebilirim:

İbni Teymiyye’nin (rh), seleften yaptığı nakilleri yorumlamasıyla ilgili bu durumun üç sebebi olduğunu düşünüyorum:

O (rh), ilminin derinliği ve ulaştığı içtihad mertebesine rağmen insandır, hata da insan içindir. Mutlak kemal yalnızca Allah’a (cc) aittir.

İbni Teymiyye (rh) H 728 yılında vefat etmiştir. Kendisinden nakilde bulunduğu âlimlerle arasında neredeyse 500 yıl fark vardır. Bilindiği gibi bu süre zarfında selef silsilesinde kopukluk olmuş, selef mezhebi/metodu terk edilmiştir. Yani o metot nesilden nesile amelî olarak aktarılmamıştır. İbni Teymiyye (rh) selefin mezhebini kitaplardan okuyarak öğrenmiştir. Önceki sayfalarda geçtiği gibi, selefin mezhebiyle hayatın ilerleyen dönemlerinde karşılaşmış, öncesinde onun ifadesiyle “atalarının mezhebi” üzere yaşamıştır. Hâliyle kendi bilgisi, kültürü ve yaşadığı ortamın şartları içinde selef mezhebini anlamaya gayret etmiştir. Bu da hatalı yorumlara neden olmuştur.

İbni Hacer (rh) onun Minhacu’s Sunne adlı eseri hakkında bir tespitte bulunur. (Mealen) der ki: “O, reddiyesinde birçok sahih rivayeti de reddetmiştir. Çünkü o reddettiği rivayetlerin kaynaklarını hatırlayamamıştır. Hafızasının kuvveti/genişliği nedeniyle ezberine güvenmiş ve kaynaklara müracaatta gerekli itinayı göstermemiştir. Hâlbuki insan unutkan bir varlıktır…”

Yukarıda gördüğümüz gibi İbni Teymiyye’nin (rh) naklettiği durumlar, selef dönemindeki bir uygulamadır. Onun dışında farklı uygulamalar da vardır. Naklettiğimiz uygulamaların geçtiği kitapları o da okumuş, hatta yer yer o kitaplardan nakillerde bulunmuştur. Yazdığı eserlerin çoğunu hafızasından yazan bu büyük âlimin, mezkûr nakilleri unutması normaldir.

7. İbni Teymiyye (rh), Benzer Amelleri Yapanları Farklı Sınıflara Ayırmıştır

İmamın (rh) geçmişinde tasavvufi bir dönem olmuştur. Hâliyle tasavvufun sapkın pratiğine karşı amansız bir mücadele verse de, tasavvufi şahsiyetler hakkında farklı bir tutum sergilemiştir. Bu durum, onun üzerinden isim ve hüküm, iman ve küfür meselelerini saptırmak isteyenlere fırsat sunmuştur. Bu kimseler onun fetvalarını umumileştirerek Kitap ve sünnetin açık hükümlerini iptale yönelmişlerdir. Dayanakları şudur: İbni Teymiyye (rh) -aşağıda zikredilecek- bu sözleri söyleyenleri dahi mazur görmüşse, bugünün sapkınlarını da mazur görürdü… Bu konuya dair daha önce Tasavvuf kitabında zikrettiğim bir bölümü buraya almak istiyorum:

“Tasavvuf’un şeriata aykırı ve felsefeye bulaşmış yönüne en fazla tepki gösteren ve reddiyeler verenlerden biri İbni Teymiyye’ (rh) dır. O, bu sözlerin hepsinin batıl olduğuna, şeriata uymadığına ve reddedilmesi gerektiğine hükmetmiştir. Fakat sahiplerini tasnife tabi tutmuş ve ikiye ayırmıştır:

İbni Arabi, İbni Seb’in, İbni Farid gibi vahdet-i vücudçuları tekfir etmiş, bunların Yahudi ve Hristiyanlardan daha kâfir olduğunu söylemiştir. Cüneyd-i Bağdadi, Ebu Yezid El-Bestami, Şibli içinse ya onlara nisbet edilen bu sözlerin yalan olduğuna hükmetmiş ya da bunların sekr/sarhoşluk hâlinde söylenen ve uyanıklık döneminde inkâr edilen sözler olduğunu savunmuştur. Bu hâlin -sekr- bir eksiklik olduğunu, sahabe ve tabiin imamlarında görülmediğini, Müslim’in bunu örnek almayıp zahidlerin ve abidlerin serdarı olan Allah Resûlü’nü (sav) örnek alması gerektiğini belirtse de ‘Cübbemde Allah’tan başkasını görmüyorum’, ‘Subhani (nefsimi eksiklerden tenzih ederim)’ vb. söz sahiplerini mazur saymıştır. (Mecmû’u’l Fetâvâ, 10/59-61, 10/218-225, 10/338-344)

Biz İbni Teymiyye’nin (rh) bu ayrımına katılmıyoruz. Çünkü benzer sözleri söyleyen insanlardan bir kısmını Yahudi ve Hristiyanlardan daha kâfir ilan edip bir kısmını sünnet imamı görmek için çok kuvvetli deliller olması gerekir. İtirazlarımızı maddeler hâlinde sıralamak istiyoruz:

a. İki grup da sözlerinde ya Allah’ın bir şeye hulûl ettiğini ya da kendileri de dahil her şeyin Allah olduğunu açıkça beyan etmiştir. İfade edilen sözlerde eşitlerdir.

b. Bir grubu felsefeci ilan edip diğer grubun Kitap ve sünnetle kayıtlı olduğunu söylemek doğru değildir.

İkinci grubun sadece Kitab’a ve sünnete uydukları iddiası, onlara nisbet edilen bazı sözlerle sabittir. Aynı şekilde İbni Arabi’nin Kitap ve sünnete uyduğu, birçok kitabının mukaddimesinde kendi tarafından belirtilmiştir.

Şayet ‘Kur’ân ve sünnete’ bağlılık konusunda şahısların iddiası yeterli sayılacaksa, birinci grupla ikinci grup arasında ayrım yapılmamalıdır. Zira her iki grup da Kur’ân ve sünnete bağlı olduklarını iddia etmiştir.

c. İbni Teymiyye’nin (rh) en ciddi dayanaklarından biri, Cüneyd-i Bağdadi’nin Hallac-ı Mansur’u tarikat ehlinden saymadığına dair Es-Sullemi’nin ‘Tabakat’ kitabındaki beyanıdır. Demek ki ‘Zahiren bazı sözler benzese de Cüneyd ve onun yolunda gidenler Hallac’dan beridir.’ kanaatine ulaşmıştır.

Oysa Tasavvuf kaynakları İbni Teymiyye’nin (rh) ulaştığı bu kanaati doğrulamamaktadır. O dönem kılıç korkusuyla Hallac’dan teberrî edenlerin, kendi aralarında onu övdüklerine dair nakiller zikredilmiştir.

İbni Acibe: ‘Onun (Hallac’ın) ölüm fetvasını verenlerden biri de Cüneyd ve Şibli’ydi. Sırrın, ehli olmayana ifşa olmaması için böyle yaptılar. Vacip olan sırların gizlenmesi, Muhammed’in şeriatının izhar edilmesidir.’ (İkazu’l Himem, s. 36)

İbni Acibe Tasavvuf ehlindendir. Cüneyd ve Şibli’nin, Hallac’a katılmadıklarından değil, Tasavvuf’un sırrı olan vahdet-i vücudu muhafaza etmek için onun ölümüne fetva verdiklerini aktarmıştır.

Şibli şöyle diyor: ‘Ben ve Hallac aynıydık. Ancak o açık etti ben ise gizledim.’

Cüneyd-i Bağdadi’nin şu sözünü nakletmiştik: ‘ ‘Biz bu ilmi muhkemleştirdik, sonra da onu sidaplara/mağaralara gizledik. Sen geldin onu insanlara anlatıyorsun.’ Şibli ise: ‘Konuşan ben, duyan ben bu âlemde benden başkası mı vardır?’ der.’

Yine Cüneyd’den: ‘Kişiye, sadıklardan yetmiş kişi zındıklıkla şahitlik etmeden sadıklardan olmaz…’ sözünü aktarmıştık. (Keşf An Hakikati’l Sufiyye, s. 54)

d. İbni Teymiyye (rh) bir grubun şeriattan çıkmanın caiz olduğuna inanan, farzları terk edip haramları işleyen, ibahiyeci olduklarını söylemiş; ikinci grubun ise şeriata tabi olup sorumluluklarını yerine getirdiklerini söylemiştir.

Bu ayrıma delalet eden kuvvetli bir delil yoktur. Kendisinin Allah olacağına inanan birinin, şeriatın dışına çıkmış olmasının veya şeriat dairesinde hareket ediyor olmasının da önemi olmasa gerektir. Namaz için gerekli olan abdesti terk edenin, namaz kılmasının öneminin olmadığı gibi… Ayrıca ‘İnsanlara Muhammed’in şeriatı izhar edilmeli’ diyen bir zihniyetin yaptığı zahirî amellere ne kadar güvenilebilir ki?

e. Mutasavvıflar bu konuda İbni Teymiyye’ye (rh) karşı çıkmış ve onun meseleyi yanlış yorumladığını savunmuşlardır.

Muasır mutasavvıflardan Abdurrahman El- Bedevi bu tür sözleri değerlendirdiği kitabı Eş-Şatahat Es-Sufiyye kitabında: ‘Şathı (kişilerin kendini Allah olarak ilan ettiği sözleri kastediyor) Sufiliğin selim bir gerçeği kabul edenlerin yanında; düşmanların bu açıklamasının (bu sözleri sarhoşluk hâliyle izah edip mazur sayanların) hiçbir kıymeti yoktur. Şathiyata dair sözlerin uyanıklık hâlinde söylenmiş sözlerden kıymet yönünden bir eksiği yoktur… Bunlar ruh sarhoşluğuyla beden sarhoşluğunu birbirine karıştırdılar. İbni Teymiyye (rh) o denli habis bir adamdır ki (evliyanın) ruh sarhoşluğunun bedeni sarhoşluğa benzediğini vehmetmiş ve böyle göstermeye çalışmıştır…’ (Takdisu’l Eşhas, 1/460; Eş-Şatahat, s. 10-14)

Tasavvuf ıstılahlarını ele alan kitaplar, bu kavmin büyükleri kabul edilen zatlar ve günümüzde bu yolun saliki olanlar, sarhoşluk meselesini İbni Teymiyye (rh) gibi anlamamış ve yorumlamamışlardır. Hatta İbni Teymiyye’nin (rh) yaklaşımını hakaret kabul etmişlerdir.

Sonuç

Şayet İbni Teymiyye (rh): ‘Bu sözler küfürdür, ben bu imamların bu sözleri söylediğine inanmıyorum.’ dese bu tutumu anlaşılabilirdi. Çünkü birinci maddede belirttiğimiz gibi onlardan zıt ve birbirini yalanlayan hâller nakledilmiştir. Fakat bu sözleri söylediklerini kabul edip onları mazur kabul etmek, benzer sözleri söyleyen insanları ise tekfir etmek, anlaşılabilir değildir.”

8. İbni Teymiyye (rh) Kendi Çağına Yönelik Fetvalar Vermiştir

İbni Teymiyye (rh) çağının şahidi, ümmetin sorunlarını dert edinmiş, kalemi ve kılıcıyla cihad etmiş âlimlerdendir. Birçok meselede konuşup fetvalar vermiştir. Ancak şu bir gerçektir ki; her fetva, iki temel üzere kuruludur: Şer’i nas ve vakıa! Şer’i naslar değişmez, kıyamete kadar geçerlidir; ancak her çağın kendisine özel şartları vardır. Müftü, şer’i nassı vakıaya uyarlayan ve bireyin/toplumun şer’i ihtiyacına cevap veren kimsedir. Hâliyle, değişen şartlarda, o şartlara hitap eden naslar farklılaşacak, buna bağlı olarak müftünün fetvası da değişecektir. Fetva üzerine konuşan çoğu âlim bu hakikate dikkat çekmiştir.

Bugün, ihtilaflı meselelerde Kur’ân’a ve sünnete değil de İbni Teymiyye’ye (rh) dönenler, şer’i olarak büyük bir hata içindedir. Buna ek olarak, onun (rh) belli şartlarda verdiği fetvaları bugüne uyarlayarak ilmî bir hata içine girmişlerdir. Zira asırlar geçmiş, toplumsal yapı değişmiş, buna bağlı olarak bireyin/toplumun karşılaştığı sorunlar değişmiştir. Ne İbni Teymiyye’nin (rh) ne de başka bir âlimin asla tahayyül edemeyeceği Sanayi Devrimi, Bilimsel Devrim, Dijital Devrim, Ulus Devlet, Modernite, Post Modernizm… gibi olaylar yaşanmış, insanlığın on bin yılda yaşadığı değişim çeyrek asra sığar olmuştur. Bunca köklü değişim ve tarihsel kırılma bir vakıayken, yedi yüz yıl önce yaşamış bir âlimin fetvasını bugüne aktarmak, birebir bugünü anlattığını iddia etmek, şer’i olmadığı gibi makul de değildir.

Onun (rh) güncel ihtilaflarda çokça tartışılan Mardin fetvasını bu duruma örnek verebiliriz:

“Tatarlar İslam âlemini işgal ettiğinde Mardin mıntıkasını Müslimlerden aldılar. İbni Teymiyye’ye (rh) Mardin’in durumu sorulduğunda, Tatarlar ile işgalden önce orada bulunan Müslimleri ayırdı ve özet olarak şöyle söyledi:

‘…Mardin, ne askeri Müslim olan İslam beldesi ne de halkı kâfir olan küfür beldesidir. Mardin üçüncü bir kısım olan ‘daru’l mürekkeb’tir. Müslim orada hak ettiği şekilde muamele görür. İslam şeriatının dışına çıkanlar da hak ettikleri şekilde muamele görürler.’ ”

Bu fetva; yedi asır önce yaşanmış özel bir vakıada verilmiştir. Tatarlar İslam âlemini işgal etmiş, yönetimi Müslimlerden almışlardır. Halk, onların eline geçen beldelerin İslam yurdu mu, yoksa küfür yurdu mu olduğunu merak etmektedir. Ayrıca orada yaşayan halklar İslam yurdu vatandaşı hükmünde mi sayılacaktır yahut küfür yurdu vatandaşı hükmünde mi? Zira Tatarlara karşı mukavemet sürmektedir. İnsanlar olası bir çarpışma durumunda savaş hukukunu öğrenmek istemektedir.

Bu fetva bir asır önce, emperyalist küresel tuğyan topraklarımızı işgal ettiğinde gündeme gelse, bir nebze anlaşılırdı. Zira iki vakıa arasında kısmi benzerlikler vardı. Bugün ise iki vakıa birbirinden tamamen farklıdır. Halk, seçimler aracılığıyla yöneticisini seçmekte, o yönetime güvenlik gücü olmakta, onu var eden kurumlarda çalışmakta; bu bağlılığını da dinî ve millî sorumluluk olarak görmektedir. Dahası, tevhid ve sünnet davetçilerini bizatihi halk resmî makamlara şikâyet etmekte, derdest edilmeleri için çabalamaktadır. Böyle bir vakıada İbni Teymiyye’nin (rh) Mardin Fetvası’nı gündeme getirmek şer’i, ilmî ve ahlaki değildir.

Sonuçlar

Yaptığımız bu araştırmanın neticesi olarak şunları söyleyebilirim:

İbni Teymiyye (rh) İslam tarihinde iz bırakmış, ilminin derinliği ve ilgi alanlarının çokluğuyla temeyyüz etmiş, içtihad ehli seçkin âlimlerimizdendir. Emevilerle başlayan ve günümüze kadar kesintisiz bir şekilde devam eden, cahiliyeye dönüş karşısında tevhid ve sünnet davasının sancaktarlığını yapmış, çağının şahidi ve mücahidi bir dava adamıdır. Şirk ve bidatin rahmi olan felsefe, Bâtinilik ve sapkın itikadi akımlara karşı dinin ensarlarından olmuştur. İslam ümmetinin karşı karşıya kaldığı işgallere karşı dilini, kalemini ve kılıcını silah olarak kullanmış, cihadın tüm çeşitlerini hayatına sığdırmış mücahid bir öncüdür. Bugün tevhid ve sünnet davasına gönül veren ilim adamlarının en çok istifade ettiği âlimlerden biridir.

O (rh), taklitçilik karşısında “öze dönüş” ve “nassa bağlılık” anlayışını savunmuş, taklitçi olduğu dönemi “atalar yoluna uymak” olarak isimlendirmiştir. Yetiştirdiği öğrenciler de onun (rh) bu tavsiyelerine uymuş, Hocalarından istifade etmekle beraber, nassa bağlılık söz konusu olduğunda çekinmeden Hocalarına muhalefet etmişlerdir. Ancak sonradan gelenler, onun (rh) davetini kavrayamamış ve onun (rh) kitaplarını/fetvalarını mutlaklaştırıp selef anlayışını onun (rh) şahsında dondurarak ona ve mensup olduğu selef anlayışına zarar vermişlerdir. Yaşanan bu sapmanın birçok nedeni vardır. Bunların başında yazı içinde de zikrettiğimiz “ilahi ceza” gelmektedir. Sonra şeytanın, tevhid ve sünnet öncüsü bir âlimin davetini tahrif etmek istemesi de bu durumun başat sebepleri arasındadır. Son olarak araştırmamızdan da anlaşılacağı gibi İbni Teymiyye (rh) her isteyenin, istediğini bulabileceği kitaplar bırakmıştır. ABD uşağı Körfez S/telefiliği için İbni Teymiyye (rh), bir meşruiyet kazanma aracı olmuştur. İslam’a ve İslam coğrafyasına karşı işledikleri suçları, onun (rh) adını kullanarak meşrulaştırmaya çalışmışlardır. Heyhat ki heyhat! Saptırılan nesillerin, işgal edilen toprakların, katledilen canların, pâyimal edilen namusların, katledilen/hapsedilen ulemanın ve çalınan yer altı ve yer üstü zenginliklerin suçunu hiçbir şekilde meşrulaştıramazlar; ne dünya ne de ahirette!

İbni Teymiyye (rh) bir insandır; her insan gibi unutabilir, yanılabilir… Aktardığı ittifaklar, nakillere yaptığı yorumlar ve bazı yaklaşımlardaki yanılgılar, mezkûr hükmün örnekleridir. Verdiğimiz örnekler bize şu hakikatleri öğretmelidir:

İbni Teymiyye (rh) gibi bir âlim yanılabiliyorsa, biz ilim talebeleri de mutlaka yanılıyoruzdur. Çalışmalarımızda daha titiz olmalı, ilim talebeleri olarak birbirimizi uyararak çalışmalarımızı doğruya en yakın hâle getirmeliyiz.

Nakil ve yorum arasındaki farkı çok iyi anlamalıyız. Âlimin yaptığı nakil bağlayıcı olsa da yorumu bağlayıcı değildir. İlim talebesi naklin sıhhatini tetkik, yorumun sıhhatini tahkik etmelidir. İbni Teymiyye’nin (rh) ifadesiyle söyleyecek olursak “sıhhatinden emin olunmuş nakil ve tahkik edilmiş istinbat” üzere olmalıdır.

Onunla (rh) selef arasında beş asır vardır. O (rh), pratik/amelî olarak yaşamış bir mezhebi değil, kitaplardan okuduğunu selef mezhebi olarak aktarmıştır; bu da bazı yanılgılara neden olmuştur. Bizimle selef arasında on iki asır vardır. Ayrıca bu on iki asırda kesintiler olmuştur. Böylece yaşayan/amelî bir mezhebi değil, kitaplardan okunan bir mezhebi miras almış olduk. Bu nedenle selef mezhebi olarak aktarılan itikadi/amelî görüşlere karşı üç sorumluluğumuz vardır: İlki, görüşün sıhhatinden emin olmak. İkincisi, görüşün selefin tamamına mı yoksa selef içinde bir şahsa mı ait olduğundan emin olmak. Üçüncüsü, o görüşün naslarla sağlamasını yapmak. Tüm bunları yapmak için de Kur’ân, sünnet/siret ve sahabe dönemi hakkında geniş bilgiye sahip olmak. Aksi hâlde günümüzde yaşanan yol kazaları kaçınılmaz olur. Cehennem kapısına oturmuş, bizim isimlerimizle isimlenmiş ve suretleri insan, kalpleri şeytan davetçiler; sapkınlıklarını “selef mezhebi” diye bize satarlar.

İhtilaflı konularda Kur’ân’ı ve sünneti terk edip âlimlere başvurmak, kişinin Allah’a ve Ahiret Günü’ne imanında arıza olduğunu gösteren itikadi bir problemdir. Kur’ân ve sünneti bir kenara bırakarak İbni Teymiyye’yi (rh) hakem tayin edenler, Nîsa Suresi’nin 59. ayetinde muhkemleştirilen hükme dâhildir. Ayrıca bu, ihtilafları ve fırkalaşmaları arttırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

İbni Teymiyye’nin (rh) Mecmû’u’l Fetâvâ kitabı ihtilaflı konularda kaynak olarak kullanılmaya müsait değildir. Zira bu eser derlemedir. Kitaba alınan el yazması fetvaların ona nisbeti tam anlamıyla tahkik edilmemiştir. Ayrıca o, ilmî hayatı boyunca fikrî olgunlaşma süreci yaşamıştır. Oysa elimizdeki derleme, imamın yazış tarihleri esas alınarak değil -ki zaten bu mümkün de değildir- konu bütünlüğü esas alınarak oluşturulmuştur. İlim talebesi daha ziyade imamın kendisinin kaleme aldığı eserleri kaynak olarak kullanmalıdır.

İbni Teymiyye’nin (rh) kavramlaştırmaları ve konulara yaklaşırken kullandığı bir usul vardır. Bu usule vakıf olmayanlar onun (rh) sözleriyle istişhatta bulunmamalıdır. Zira bu, âlime iftira ve bugünün okuyucusunu saptırma tehlikesini barındırır. Ki; her ikisi de ilim talebesinin ve ilmî çalışmaların afetidir. Bizim tavsiyemiz ilim talebelerinin Kur’ân ve sünnet üzerinde uzmanlaşmaları, şer’i naslarda derinleşmeleridir. Ne yazık ki ilim talebeleri arasında Kur’ân ve sünnet hıfzını bırakıp İbni Teymiyye (rh) metinlerini ezberleyen, İbni Teymiyye (rh) uzmanlığı yapan tipler türemeye başlamıştır. Zannımca bu durumu görseydi, en sert tepki kendisinden gelirdi.

Her âlim, çağının şahididir ve çağının sorunlarından sorumludur. Her âlimin Kur’ân ve sünnette uzmanlaşması, geçmişten faydalanması, gününün sorunlarına çözüm üretmeye gayret etmesi gerekir. Dini, bir dönem veya bir şahısta dondurmak ve sorunlara bir şahıs üzerinden çözüm üretmeye çalışmak; hem dine hem dinin mensuplarına hem de o şahsa zulümdür. Bu, yalnızca çaresizliğimizi ve çözümsüzlüğümüzü arttırır. İbni Teymiyye (rh) yedi yüz yıl öncenin sorunlarına çözüm üretmiş bir İslam âlimidir. Ondan (rh) ve onun (rh) gibi imamlardan faydalanmamız gerekir. Ancak bu çağın tüm sorunlarını, bu çağdan bihaber ve tamamen farklı şartlarda yaşamış bir âlim üzerinden çözmeye çalışmak, doğru olmasa gerektir.

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a (cc) aittir. 

Bu yazı toplam 2180 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.